Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EN ÇOK OKUNANLAR

Lengerli Goca Hacı

Lengerli Goca Hacı

Tarih 02 Ağustos 2011, 09:25 Editör Kazancı Haber

Bölgemiz coğrafyasından bir yerleşim yeri olan Bozyazı Lenger köyünden gerçek bir yaşam öyküsü, gerçek hikayeler,gerçek anılar köylerde bir başka anlatılıyor. İşte Lenger köyünden Goca Hacı'nın gerçek hikayesi..
hikaye http://www.lengerkoyu.com sitesinden alıntı...
Lenger Köyü, Mersine 240 km, Bozyazıya 40 km uzaklıkta Nufusu :147 kişi, 980 rakımlı bir köy,

HACIKIYA

1917 güzünün ortalarıydı. Hava iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. Güneş aynı güneşti de, öncesi gibi ısıtmıyordu. Ağaçlar yapraklarını dökmüş, dökülmeyenler dallarıyla vedalaşmak üzereydi. Gençler ve orta yaşlılar kış hazırlığının sonlarına yaklaşmakta; son odunlar taşınmakta, son tohumlar atılmakta, son evlekler sürülmekteydi.

Yaşlılar Kuru Kahve’de toplanmış; öğle sonu güneşinde, geçen yazı, geliveren kışı ve gelebilecek hüzünleri konuşuyorlardı. Ülkenin üzerinde olduğu gibi köyün üzerende de hüzün bulutları dolaşıyordu. Her ne yöne baksan, her kapıda bir dul, her pencerede iki yetim görülüyordu. Köyün büyüklerinin ya da büyüklük sorumluluğunu taşıyanların omuzlarındaki yük, her gün biraz daha artıyordu.

Köyün ilk göründüğü Söğüt Kaşı’nda bir gölge belirmişti. Dokuz yıllık seferberlik görevinden sonra, beş günlük yürüyüşle gelebilmişti oraya. Koşmak istediği halde yürüyemeyen bir gölge... Köyü gördüğü andan itibaren her adımda en az üç dakika duran bir gölge... Yüz metreyi iki saatte gidebilmişti. Her adımda ayrı kaldığı dokuz yılı düşünüyordu. Yeni yapılan evleri sayıyordu önce. Yeni açılan tarlaları, sürülen sekileri, tüten ocakları… Duyabildiği sesleri tanımaya çalışıyordu her adımında. Oturmak istediği Tüfek Atılan Taş’a gelebilmişti nihayet.

O taş başka taşlara benzemezdi. O taş, askere gidenlerin veda, askerden dönenlerin müjde silahları attıkları taştı ve ondan dolayı adı; Tüfek Atılan Taş’tı.

Taşa oturdu mu, yığıldı mı belli olmamıştı. Cebinden çıkardığı yağlığıyla teriyle karışık gözyaşlarını sildi. Parmakları şarapnel parçasıyla kafasında oluşan katmana takılmıştı. “Yemen, katil Yemen; ben seni terk ettim de sen beni terk etmiyorsun” dedi. Mezarlığa kaydı gözleri. Hiç tanımadığı babasını düşündü. “İftihar etmelisin oğlunla baba” dedi. Anası geldi gözlerinin önüne. “Osmanlı gibi köklü, Osmanlı gibi vakur, Osmanlı gibi dik Emine Kadın, şimdi yine Osmanlı gibi yaşlı ve yorgunsundur. Sen de iftihar etmelisin, dul halinle iki evlat yetiştirdiğin için” dedi. Artık mendili silmez olmuştu gözyaşlarını, yeniyle sildi. Selvi boylu, esmer güzeli karısı, Kadınca’sı geldi gözlerinin önüne. Heyecanlanmıştı, düşmemek için tutundu taşa. Az sonra Kadınca’da heyecanlanacak, tutunacak taş bulamayacak da düşecek diye düşündü. Yüzüne bir tebessüm belirmişti. Bir yaşında bıraktığı kızı Fatma’sını, sekiz sene evvel aldığı ilk ve tek mektupta öğrendiği oğlu Molla Mustafa’sını düşündü. “Fatma’m on yaşında kocaman kız olmuştur. Oğlumu emmisi okutmaya başlamıştır bile” dedi.

Yemen’den getirdiği Toplu Tabancasını çıkardı. Üç mermi sürdü ve kısa aralıklarla üç el ateş etti. Sonra, dokuz yıllık hasret, dokuz yıllık hınç, dokuz yıllık acıyla; olanca sesiyle bağırdı:

- Ağaaaaaaa, ay ağa… Ağaaaaaa, ay ağa… Ağaaaaaa, ay ağa…

Kuru Kahve’deki konuşmalar silah sesiyle kesildi. Herkes dibinde oturduğu Keşlinin damına çıkmıştı. Belli ki asker geliyordu da, yakınlarda beklenen asker yoktu. Yaşlılar dama çıktığında silah susmuş, ses duyuluyordu. Herkes birbirine kim bu gelen dercesine baktıktan sonra bakışlar Molla Mehmet Hoca’da toplanmıştı. Molla Mehmet Hoca derin bir ah çektikten sonra: “Emine Kadın ve Ebekız’a haber verin, Koca Hacı geliyor” dedi. Herkesin gözleri dolmuş, dizinin bağı çözülmüştü. Kimsenin damdan inmeye takati kalmamıştı.
Üç el silah sesi daha duyuldu. Keya Mustafa, Molla Mehmet Hoca’ya sordu: “Cevap verelim mi?” Hıçkırıkla karışık “Verilmez amma ver” dedi Molla Mehmet Hoca. Üç-beş evden dolma tüfek sesi duyuldu.

Aşağı mahalleden bir yas, bir uğultu yürümüştü yukarı mahalleye doğru. Emine Kadın birer elinde tutuğu Fatma’sı ve Molla Mustafa’sıyla, Selim beş öksüzüyle yürüyordu. Ebekız yürüyememişti. Suyun başında toplandıklarında ikindi ezanı vaktiydi. Molla Mehmet Hoca yüksek sesle konuştu:

- Şimdi beni iyi dinleyin. Kimimiz beş yıldır, kimimiz üç yıldır bağrımıza taş bastık ve bekliyoruz. Üç, beş saat daha bekleyeceğiz. Herkes yüzünü yıkasın. Emine Kadın dahil, Ebekız dahil, Selim dahil hiç kimse ağlamayacak. Benden önce hiç kimse konuşmayacak. Ağzından laf kaçıran, benden evvel konuşan bilsin ki, benimle son kez konuşmuş olur. Kendini tutamayacak olanlar bugün görüşmesin. Yası bırakın ve askeri gülerek, neşeyle karşılayalım. Anlaşıldı mı?

Başta Emine Kadın olmak üzere herkes anlaşıldı manasında başını sallıyordu. Yüzünü yıkayan Topraklık’a doğru yürüyordu.

Yirmi dokuz yaşında gittiği Yemen’den, otuz sekiz yaşında kafasında bir ceple dönmüştü Koca Hacı. Buna da şükürdü. Gümüş oğlu Veli ve onun kardeşi Boncuklu Mustafa dönememişlerdi. Topal İbrahim yarım dönmüştü.

Kocası Yemen’den dönemeyen Kara Meryem bir kurbanlık hazırlamıştı köyün girişindeki evinin önüne. Koca Hüseyin “Kurbanı ben keseceğim, o benim çocukluk arkadaşım, can yoldaşımdı” deyince itiraz eden olmamıştı.
Önce Erikli Dere ile Kaş Kaya’sının arasında Emine Kadın’ın “Yavruuum… Kuzuuuum…” çığlığı duyuldu. Sonra sevinç gözyaşlarına benzetilmeye çalışılan hıçkırıklar… Bir de insan sayısınca tekrarlanan “Hoş geldin”, “Hoş bulduk” sesleri duyuluyordu.

Acı, kahır, savaş ve hasret dolu dokuz yıl bitmiş ve Koca Hacı evine dönmüştü. Bir yaşında bıraktığı kızı Fatma ve ilk defa gördüğü oğlu Molla Mustafa kucağındaydı. Bağrına basıyordu, öpüyordu, kokluyordu, lâkin gözleri iki kişiyi arıyordu, aradığını bulamıyordu. Önce “Ağam nerde?” dedi. “Dün yaylaya gitmişti” dediler. Sonra; karısını, kadınını, Kadınca’sını bilememişti. Bütün kadınları gözden geçiriyordu. Bildikleri vardı, bilemedikleri vardı. Bilemediklerinden birini benzetti. “Kadınca bu olmalı, budur” diyordu. Kendine kızıyordu “Nasıl bilemem?” diye.

Durmadan sorular soruluyor, onun sormasına fırsat verilmiyordu. Anası Emine Kadın’ın, kaynanası Ebekız’ın yüzüne bakıyordu. “Birisi adıyla çağırsa da bilsem” diyordu içten içe. Kimse şüpheli bir hareket yapmıyordu. Açık açık da “Ben hanımımı bilemedim” diyemezdi. Son çare; sık sık odaya girip, kucağına oturan çocuklarına; “Kızım, oğlum siz öbür odaya ananızın yanına gidin” diyordu ve her seferinde çocuklar öbür odaya gidiyorlardı. “Bizim anamız yok” demiyordu çocuklar, odadan kimse de demiyordu “Çocukların anası yok” diye. Anası ve kaynanası hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı. Öyleyse kadını, Kadınca’sı vardı. Akşama doğru benzettiği, “budur” dediği kadın da: “Herkesin gözü aydın olsun. Bana müsaade, evde yemek hazır değil” deyip gidince anlamıştı Kadınca’sının olmadığını.

O vakitten sonra ne konuştuğunu bildi, ne dinlediğini duydu gece yarısına kadar. “Allah’ım” diyordu, “Allah’ım, çocuklarını yüz üstü bıraktı kocaya kaçtı demesinler. Kötü yola düştü demesinler, iftiraya uğradı da intihar etti demesinler. Eceliyle öldü desinler Ya Rabb’im. Hastalandı öldü desinler Allah’ım.” diyordu.

Gece yarıyı geçmiş herkes evine dağılmıştı. Evde; anası, kaynanası, çocukları, yengesi, yeğenleri ve bir de Molla Mehmet Hoca kalmıştı. Kimse konuşmuyordu. Sessizliği Molla Mehmet Hoca bozdu. Ani bir hareketle diz çöktü ve konuşmaya başladı:

- Hacı, Allah’ın takdiri bu. Kadınca öleli üç yıl oldu. Başın sağ olsun.

Koca Hacı ayağa kalktı, ellerini havaya kaldırdı ve “Ölüme şükredilmez amma, sana şükürler olsun Allah’ım.”dedi. Yerine oturdu, çocuklarını kucakladı, alnını çocuklarının alnına dayadı, sessizce ağlıyordu. Birden yengesi ve yeğenlerinin orada olmaları aklına geldi. Başını kaldırdı “Selim Gelin, Ağam?” dedi. Selim Gelin başını önüne eğdi, hıçkırıyordu. Molla Mehmet Hoca; “Ağan… Beş yıl oldu. Sizlere ömür…” Yeğenlerini de çağırdı kucağına. “Bundan sonra hem emminiz, hem babanız olacağım. Ben yaşadığım müddetçe öksüzlük çekmeyeceksiniz, kimse size öksüz gözüyle bakmayacak. Çocukluğunuzda sizin boynunuzu ben eğdirmeyeceğim, büyüdüğünüzde benim başımı siz eğdirmeyeceksiniz.” Yeğenleri bu sözleri anlayamayacak kadar küçüktüler.

Bir hafta sonraydı. Molla Mehmet Hoca, Koca Hacı’yı evine çağırdı. Konuşmanın bir bölümünde “Bak Hacı’m sana ne diyeceğim. İki öksüz sende, beş öksüz ağanda. Yarın sen evleneceksin senin çocuklara üvey ana gelecek. Selim Gelin evlenecek ağanın çocuklarına üvey baba. Çocuklar rezil olurlar. Sen Selim Gelini al çocuklarınız üvey elinde büyümesin.” deyince; “Olmaz” dedi Koca Hacı. “Ben ağamın karısını almam. Ama onun çocukları benim çocuklarımdır, kendi çocuklarımdan ayrı tutmam.” deyip konuyu kapattı.

Aradan birkaç ay geçmişti. Anası kendi odasına çağırdı. Odaya girdiğinde kaynanası da vardı. Selâm verip oturdu. Emine Kadın “Bak kaynanan ne diyor” deyip, lafı açtı. “Buyur” dedi kaynanasına. Ebekız:

- “Oğlum sana torunum Zeynep’i vereceğim. Bir kız, üç oğlan onlarda öksüz. Sen onlara kol kanat gerersin, hayrı olur. Zeynep’te teyzesinin çocuklarına üvey analık yapmaz. Hem o bir çocuk Emine Kadın onu yetiştirir.” deyince, Koca Hacı gülerek:

- “İyi de ana; hem çocuk diyorsun, hem al diyorsun. Onun daha çemberi yok. On dört yaşında daha. Nasıl kadınlık yapacak?” deyiverdi. “Biz Emine Kadın’la konuştuk, olur bu iş. Başına bir çember bağlarız al sana Zeynep Kadın.” dedi Ebekız.

Koca Hacı anasına baktı. Emine Kadın doğru dercesine başını salladı ve konuşmaya başladı: “Ben artık yaşlandım. Sana bir hanım, çocuklara bir ana gerek. Ebekız doğru söyler. Zeynep çocuk ama büyür. Teyzesinin yerini tutar. Bir iki sene idare ederiz.”

“Tamam” dedi Koca Hacı.

Gelin getirdiler on dört yaşında çocuğu. Emine Kadın kaynana mıydı, ana mıydı ayırt edilmedi. Lâkin üç yıl sonra Çembersiz Zeynep, Zeynep Kadın olurken; Emine Kadın da rahmetli oluyordu.

Koca Hacı; 1923’ten 1950’ye kadar köyün muhtarını hep o seçti. Birinci oğlu askere giderken astım hastalığından yolda öldü, mezarı bilinmiyor. Üç kayını, beş yeğeni ve üç erkek, beş kız sekiz çocuğunu evlendirdi. Ömrünün son on iki yılını felçli olarak yaşadı ve 1970 yılında 90 yaşında vefat etti.

Koca Hacı; doksan senelik ömrünü vatanına, milletine ve çevresine hizmetle geçirdi. Vatanına, milletine, çevresine hizmet eden sekiz çocuk, otuz dokuz torun, hizmet edecek yüz kırk beş torun çocuğu bıraktı.
Allah’ın rahmeti onun ve onun gibilerin üzerine olsun.

Anamur, 06.11.2005

Hüseyin Gümüş - 18.12.2006 12:45:17

Bu haber 2270 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Kültürümüz ve Anılarımız

Zafer Ustadan Nameler

Zafer Ustadan Nameler Kasabamızın yetiştirdiği ender saz ustalarından Zafer Altınsoy dan nameler....

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ “Kazancı’da Saya yapmak” Saya, Saya sallı deve Dört ayağı nallı deve Saya geldi gördün mü? Selam verdim aldın m...
Çavuşname-Şiir06 Haziran 2018

ANKET

Ermenek ve Anamur İl Olursa, Kazancı Nereye Bağlansın



Tüm Anketler

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve Yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi