Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Sitemiz Köşe Yazarı Naci Sözen Ödül Aldı.

Sitemiz Köşe Yazarı Naci Sözen Ödül Aldı.

Tarih 30 Mayıs 2010, 23:22 Editör Hasan Köksoy

15.Ermenek Sıla Festivali kapsamında düzenlenen Ermenek Konulu Kompozisyon Yarışmasına Bir Zamanlar Ermenek konulu yazısı dereceye girmiştir. Ödül töreni 11 Ağustos 2009 günü saat 10.00'da, Ermenek Belediye Sarayı Nikah Salonunda yapılmıştır. Kendisini kutlar nice başarılı bir yaşam sürmesi dilegiyle.

(Bir Ermenek Gazozu İçelim )

          Bir zamanlar Ermenek,  bizlere, geceleri göz kırpan ışıklarını  seyrettiğimiz, çok uzaklardaki  bir  şehirdi. 1960 yıllarında, hasat zamanı, ekin tarlalarında gecelediğimiz günlerde, ağaçların altına yatınca, bazen gök yüzündeki yıldızları sayar, onların içinden kayanları yakalamaya çalışır, bazen de, Ermenek üzerinde parlayan ışıkların, bizlere göz kırparmış gibi yanıp sönmesini anlamaya çalışırdık. Hatta, o yıllarda çevremizde görmeye alışık olmadığımız kamyonların, Tekeçatı-Yellibel istikametinden Ermenek şehrine doğru gelişlerinde, bize doğru vuran far ışıklarını izler, araç sayısını tespit etmeyi denerdik. İlkokula  başladığımızda, Alfabe, Aile Bilgisi kitapları, defter, kalem, yaka  ve önlük dahil her türlü okul ihtiyaçlarımız Ermenek’ten  karşılanırdı.

 Ben ve arkadaşlarım, çok bilinmeyeni olan Ermenek şehrini ne zaman görebileceğimizi düşünür dururduk. Nihayet, Haziran 1963 ortalarında, yatılı okulların sınavına girmek için Ermenek yolculuğu yapacağımız gün geldi. Bu gizemli  şehre vardığımda, aklımdan geçen ve bilmediğim her şeyi ayrıntılı olarak incelemek kararındaydım. Bir kaç okul arkadaşım ve babalarımızdan oluşan Kazancılılar ekibi, sabahın erken saatinde yola koyulduk. O zamanlar, arabaya binerek şehre gitmek çok da  kolay değildi. Yolculuğumuz, Akmanastır (Gökcekent) köyü arazisini geçtikten  sonra, önümüze çıkan Göksu ırmağını, çocukların at sırtında, babalarımızın yürüyerek, pabuçlarını çıkarmış ve elleriyle semerin bir yayından tutmuş vaziyette geçişimizle  devam etti. Suyun en geniş ve düzgün akan kesiminden geçiliyordu. Babalarımız, tecrübelerine bağlı olarak, bizlere “ sakın suya bakmayın, gözünüzü alır, hep karşıya, tarlalara bakın” şeklinde ikazlar yapıyorlardı. İsimlerinin, Delallar, Yarasa köprüsü, Ayrancı bağları olduğunu sonradan öğrendiğimiz yerlerden geçip, akşam üstü, önünde bir gurup askerin durduğu ahşap bir bina yanından ilerleyip, dik ve taşlarla kaplı bir yokuşu da yürüdükten sonra, yorgun argın bir vaziyette,  Ermenek sokaklarına ulaştık. Göksu Çayının geçit vermediği kış ve bahar aylarında, bu yayan yolculuk Alaköprü üzerinden yapılırdı.

Yolculuğumuz  bir hana girdiğimizde son buldu. Hanın alt katı hayvanlar için, üst katları yolcular için ayrılmıştı. Bu han, şimdilerde kömür işletme merkezi olan, bir dönem Yapı Kredi Bankası şubesi olarak kullanılmış olan binanın yerinde bulunuyordu. Bu binanın arka cephesinde yer alan, sonraki yıllarda çekilmiş resimlerde görülen, sevgili öğretmenimiz merhum Ünal ÖZTAŞ’ın kardeşinin sahibi olduğu “ Anadolu Bakkaliyesi “ bile o günlerde henüz açılmamıştı.  Önce atlar, orta yerde akan çeşmeden sulandı, ahırlara bağlanarak yemleri verildi. Sonra, üst katlara çıkılarak eşyalar odalara kondu ve dinlenmek için bir yerlere oturuldu. Şehir içinden, hana doğru gelirken,  ilk dikkatimi çeken şey, duvarlarda asılmış olan büyük bir kağıt ve üzerindeki renkli resimler, tam olarak okuyamadığım büyük yazılar olmuştu. Ben bunları düşünürken, Konya’dan gelen yolcu otobüsü, şehir içinden bir gürültü ve korna sesiyle garaja doğru geçip gitti.

Yolcu otobüsünün gidişinden az sonra, hanın alt katında bir konuşmalar duyuldu. Babalarımız için yabancı olmayan bu seslerin sahibinin, kış ortasında İzmir çevresindeki kireç ocaklarında çalışmak için gitmiş, sıcakların bastırması ve hasat zamanının gelmiş olması nedenleriyle Kazancıya dönmekte olan işçiler olduğu anlaşıldı. Eskiden, Konya ve diğer şehirlerden gelen yolcu otobüsleri, Ermenek’e akşam saatlerinde geldiği ve köy arabalarının da çok önceden gittikleri için, gurbetten gelen yolcular, geceyi bu hanlar (otel) veya bir tanıdık evinde geçirir ve ikinci gün, köyden gelen arabalarla, araba bulamazsa, çaydan  yürüyerek geçmek üzere, yayan olarak köylerine giderlerdi.

İzmir ve Kazancı istikametlerinden gelip, Ermenek hanında buluşan Kazancılılar, hoş-beş, hal hatır sorma, karşılıklı bilgiler almadan sonra bir şeyler yemenin derdine düştüler. Azıklar açıldı, katıklar ortaya kondu ve bulunanlardan karşılıklı ikram edildi. Yemek sonunda, İzmir yolcuları, büyük şehirlerden gelmenin (eskiden  bu durum için “yukarılardan  veya ötesinden gelmek “  deyimi kullanılırdı) tecrübesi ve ceplerindeki paranın rahatlığıyla  “ hep birlikte sinemaya gidelim “ teklifini getirdiler. Bizim ekipten kimsenin aklında sinemaya gitmek gibi bir düşünce yoktu. O yılların kıtlık ve yokluk yılları olduğunu ve ekibimizin yaylalardaki işlerini bırakarak şehre gelmiş olduğunu hesaba katarsak, bu sinemaya gitme fikrinin bizlere ne kadar da uzak olduğunu anlarız. Bu teklifi yapanlar, hemen, sinemaya giriş paralarını da vereceklerini söylediler. Kısa bir tartışmadan sonra sinemaya gitmek üzere sokağa çıkıldı. Yazlık sinema, sonradan öğrendiğim gibi, şimdiki Tol Medrese müzesinin arkasında bulunan bir bahçeye kurulmuştu. Küçük bir odacık (gişe) içinde oturan kişiden biletler alındı. Giriş kapısında duran bir görevli biletleri alarak ortadan yırttı ve bir kısmını bileti alan hemşerimize geri verdi.

Kazancılı kalabalık bir gurup, Ermenek’te yazlık sinemaya girmiş,  oturacak yerimizi arıyorduk. Bu durumu bir gün öncesinden hayal etmem bile  mümkün değildi. İlk defa bir film görecektim. Ağaç sandalyeler yan yana dizilmiş, çevre,   tahtadan bir perde yapı ile çevrilmiş, tam karşımıza büyük ve beyaz bir perde konmuştu. Şehir sokaklarına ilk adım attığımızda  gözüme ilişen renkli kağıtlar buraya da asılmıştı. Dikkat ettiğimde, bu kağıtlarda “ Altın Kafes “ diye yazılı olduğunu, resimlerin de, merhum  Zeki MÜREN ve diğer bayan artistlere ait olduğunu  gördüm. Altın Kafes, Zeki MÜREN’in bir filmiymiş.

Gong sesi ve sonrasında gelecek günlerde gösterilecek olan bazı filmlerin tanıtım gösterisi yapıldı. İkinci bir “ gong” sesiyle beklenen an gelmiş, Zeki MÜREN ekranda görünmüş ve isimler de yazılmaya başlanmıştı. Film devam ettikçe, düz bir perde üzerinde bu kadar insan, olay, bina, arazi ve eşyanın nasıl bir araya getirildiği ve nasıl hareket edip, seslerinin nasıl duyulduğu gibi hususlara kafa yormaya başladım. Ekranda olup bitenleri tam olarak görmeye çalışırken, bana tuhaf gelen her hususu da irdeliyordum. Bu umulmadık ve düşünülmedik ortam içinde bocalarken, bir anda resimler kayboldu ve ışıklar yandı. Çevredeki seyircilerden “ makinist, hay Allah kahretsin, film koptu “ gibi cümleler duydum. Anladım ki, bazen film kopabilir ve seyirci de bu sözlerle bağırabiliyordu.

Film yeniden başladı ve uzun bir süre sonra görüntüler tekrar kesildi. Fakat, bu kesiliş anında,  ekrana “ 15 dakika ara” yazısı geldi.  Bu durumun filmin yarısında, her gün ve her filimde yaşandığını öğrendik. Işıkların yanmasıyla birlikte insanlarda bir hareket ve gürültü başladı. Seyirciler bir taraftan diğer tarafa savruluyordu. Bazıları gişelere, bazısı ihtiyaç gidermeye ve su içmeye koşmuştu. Bu sırada, elinde bir kasa ile ara boşlukta bize doğru ilerleyen bir genç, diğer elinde tuttuğu beyaz ve küçük şişeyi göstererek “ gazoz, Ermenek gazozu, gazoz içen.. “ diye bağırıyordu. Bizlerin gazoz içmek gibi bir hesabımız olmadığından ilgisiz davranıyorduk. Bu sırada, İzmir yolcusu köylüler yine devreye girdi ve bizlere sormadan  birer şişe gazoz  alarak dağıttı. Şimdilerde, anılarda kalan ve tarihi Ermenek Gazozu diyebileceğimiz bu beyaz, ince ve narin şişenin içindeki keskin gazlı gazozu boğazımız yanarak içmiş olduk.. Filmin ikinci yarısı olarak, merhum Zeki MÜREN’in gençlik yıllarına ait ilk sinema oyunculuğu  olan  “ Altın Kafes “ filmini sonuna kadar izleyip geceleyeceğimiz hana göndük.

Sınavın yapılacağı ikinci günün sabahında erkenden uyanıp hazırlandık ve sınav yerine vardık. Hepimiz çok heyecanlıydık. Sınav sonunda yeni bir dünya ve farklı bir geleceğe doğru yolcu olabilirdik.. Ellerimiz titreyerek soruları cevaplandırdık. Kağıtlar toplandı ve salon dışında bekleyen babalarımızla buluştuk. Haziran sıcağında karnımız acıkmış ve bir şeyler yemenin zamanı gelmişti. Şimdiki Cuma Pazarı yerinin olduğu bölgede bir ağaç ve yanında bir çeşme vardı. Arkadaşlardan biri çeşmenin önünden geçerken, susamış olacak ki, musluğa doğru yaklaştı. Cebinden bir gazoz şişesi çıkararak doldurdu ve kafasına dikerek içmeye başladı. Bu sırada, uzaklardan koşmaya başlayan bir çocuk  “işte bizim gazoz şişelerinden biri daha .. “ diye bağırarak çeşmeye yöneldi.  Gazoz şişesini arkadaşın babasının elinden kaptığı gibi uzaklaşırken, bir yandan  “ bu şişeyi niye aldın, içtikten sonra sandalye altına atacaktın, biz de oradan toplayacaktık, tam  20 şişem kayıp” diye söyleniyordu. Anladık ki, film seyrederken gazoz içenlerin bazıları gazoz şişelerini yere atmamış, ceplerine koymuşlardı. Bu olayın şaşkınlığını üzerinden atamayan köylümüz “ ilk defa gazoz içiyorum, şişenin yere atılacağını nerden bileyim. “ diyerek mırıldanıyordu. İşte, anılarda yaşayan o küçük şişeli “ Ermenek Gazozu “ hayatımıza böyle girmişti…. Bu olayı takip eden zaman içinde bu güzel gazozun doldurulduğu küçük binayı, dolduranları ve satanları tanıyacak, nasıl yapıldığını da sorgulayacaktım…

Günler bir biri ardına gelip geçti ve Ermenek Ortaokuluna başlamak için Eylül 1963 ayının ortalarında, ikinci kez yollara düştük. Eski öğrencilerin yardımı ile doğrudan Öğrenci Yurdu (şimdilerde Askerli Şubesi olarak kullanılıyor) kapısına dayandık. Okul müdürlüğüne giderek evraklarımızı teslim ettik ve ihtiyaçlar için şehre daldık. Yine yanımızda bir yıl önceden okula başlamış olan merhum Hasan ÇAĞLAYAN vardı. Şadırvan çevresinden (Soylu kitapevi) defter ve kitaplar, diğer mağazalardan giyecekler alındı. Okula kayıt anında gerekli olan veli için, öğretmen merhum Abdullah ERDEM’in ismini verdik. Saç tıraşı olmam için, beni, küçük bir kulübe şeklindeki berber dükkanına götürdüler. Dükkan Toros Otelin olduğu yerlerdeydi. Berber, ismini sonradan öğrendiğim ve tam 45 yıl sonra, aynı dükkan sırasında ve PTT’ye yakın yerde berber dükkanı işletmekte olduğunu geçen yıl gördüğüm  Sayın Alaaddin Beydi. Kendisini 2008 yılında dükkanında ziyaret ettim ve eski günleri konuştuk. Berber çırağı olan kardeşi Mustafa ile 1985 yıllarında İzmir fuarında karşılaşmış ve Karşıyaka Bostanlı’da “Kuaför Mıstık” adıyla dükkan işlettiğini öğrenmiştim.

Nihayet, okul açıldı ve 1-C sınıfında ilk dersimize girdik. Sınıftaki öğrencilerden bir kişiyi bile tanımıyordum. Sınıf öğretmenimiz olan Sayın Naci AYDINLI, arkadaşlardan birinin, yanındaki öğrencinin adını bilmediğini görünce “ herkes bir gün içinde tüm sınıf arkadaşlarının ismini öğrenecek “ talimatını verdi. Dersi bıraktık ve çevremizdekilerin isimlerini sormaya ve sesli olarak bu isimleri tekrarlamaya başladık. Ermenek Ortaokulu deyince aklıma gelen ilk enteresan anım, talimatla  icra edilen bu “arkadaş ismi ezberleme” olayıdır. Öğrenci yurdundan çok memnun olmuştum. Çünkü, her sabah fırından (Ekmekçilerin fırını)  kasalarla sıcak somun ekmekler geliyor ve sanayağı sürülerek iştahla yeniyordu. Sinema binası kışlık yerine taşınmıştı. Şimdiki Sufas Camisine yakın bir yerde, içi balkonlu ahşap bir binaydı. Makinisti, şimdilerde, İstanbul’da yaşayan Sayın İlhan Gür, bilet kesen ortağı ise, şimdilerde İzmir’de yaşayan Hüsnü Bey (ALTINTAŞ)  amcamızdı. Bu sinemanın yerinde, eskiden,  “Uzun Kahve “ adıyla bilinen bir kahvehanenin işletildiğini,  o yılların sanatçısı Hacer BULUŞ’un burada bir konser verdiğini de sonradan  öğrenmiştim.

Sinemaya giriş,  Çarşamba ve Cumartesi gündüzleri olmak üzere, öğrenciler ve bayanlar için 50 kuruş, geceleri halk için bir liraydı. İlk gündüz matinesine koşarak gittim. Filim “ Badem Şekeri “ isimli bir filimdi. Daha sonraki yıllarda bir çok filmini izleyeceğimiz, Fatma GİRİK, İzzet GÜNAY, Türkan ŞORAY, Fikret HAKAN, Mualla SÜRER, Vahi ÖZ (Horozun Oğlu Ali), Hulusi KENTMEN (Posbıyığın Oğlu Hulusi), Efkan EFEKAN gibi sanatçıları, ilk kez  bu filimde  izlemiştim. Şimdiki, Nikah Salonu binası, yeni sinema binası olarak  inşaat halindeydi. Yılbaşına inşaat bitti ve sinema binası olarak “ Alevli Dağlar” isimli bir yabancı filimle hizmete açıldı. Film seyredilirken, bazı sahnelerde, olayın anlaşılmasını kolaylaştırmak için, seyirciler içinde bulunan Müdürümüz merhum Adnan GÖKSU, yüksek sesle olay hakkında açıklamalar yapardı. Müdürümüz, öğrencileri geceleri ve tatil günleri de takip ve kontrol eder, geceleri sinemaya, kahvelere gidenleri ve sigara içenleri cezalandırırdı. Unutmadığımız bir anımız, Adana ortaokulundan nakil gelmiş uyanık geçinen bir öğrenci, zamanın Ziraat Bankası önünde karşılaştığı müdürümüzü, sol elinin içine sakladığı yanan sigarasıyla selamlamaya kalkmış, durumu fark eden müdürümüz de öğrenciyi orada cezalandırmıştı.

Ermenek sokakları şimdilerden çok farklıydı. Şadırvan çevresinde meşhur sanayici  Lastikci’nin dükkanı vardı. Yıllarca giydiğimiz “ Ermenek Lastiği “ bu öncü kişinin Değirmenlik mahallesindeki fabrikasında üretiliyordu. Kısa süre sonra, fabrika Konya merkeze taşındı ve sabun üretimine de başladı. O zamanlar kömür olayı yoktu. Nakliyecilik gelişmekteydi. Sobacının dükkanında tüm araçlar tamir ediliyordu. Şimdilerde, sarraflık yapan, hayırsever insan Sayın Galip SUMRA amcamızın, akide şeker satın aldığımız,  bodrum şeklinde bir bakkal dükkanı vardı.  Şimdiki PTT binasının karşısında bulunan Sayıcıların Kahvesi,  insanların uğrak yeriydi. Sinema binasının tam karşısında Kulaksız Berberin dükkanı vardı. Bizlere, kulaksız berberin, yoldan geçenleri yakalayıp içeri götürdüğü ve zorla tıraş ettiği söylendiğinden, bu dükkanın önünden geçmemeye çalışırdık. Bu dükkanın yanında Gömlekçi Süleyman’ın (TOPÇU) dükkanı vardı. Kendisini, 1975 yıllarında, göç ettiği  İzmir /Üçyol semtindeki dükkanında ziyaret ettim. Bu dükkanın yanında Üstündağ Manifatura, onun ilerisinde Küçüksü berberi yer alıyordu. PTT karşısında bulunan ERİKLER’in  (berber ve terzi) dükkanları, terzi Muhittin DEMİRAYAK (o zamanlar terzi çırağıydı), Tevfik AVCI da 45 yıldır faaliyetlerini sürdüren ve zamanla ziyaret ettiğim kişiler  arasındadır.

Ermenek günleri ilerledikçe çevreyi keşfetmeyi sürdürüyordum. Elektrik santralı ilk ziyaret yerlerim arasındaydı. Köpüklü helva, acılı çimen, bir liraya içilen çorba, pazar yerinde satılan üzüm ve ekşi portakal anılarımda yaşamaktadır. Öğrenci yurdu ile okulumuz arasında Yahya Bakkal vardı. Yıllarca dükkanına girip çıktık, rahatsız ettik, fakat hiçbir zaman, bizlere  kızdığını veya azarladığını görmedik. O zamanlar, paramız daha  pul olmamıştı ve  çok kıymetliydi. Yahya bakkaldan 25 kuruşa bir kağıt (külah) akide şeker veya şekere batırılmış leblebi alırdık. O günlerden 40 yıl sonra, Yahya bakkalı,  Kazancı Aybaham pınarında, Anamur seferine çıkmış bir yolcu minibüsünün direksiyonunda gördüm. Nakliyeciliğe başlamıştı. Kendisiyle hasretle sohbet ettim ve verdiğimiz zahmetler için hakkını helal etmesini de rica ettim.

Ermenek günlerim başladıktan sonra, Okul bahçemizde ve sokaklarda görmeye başladığım bir kişi dikkatimi çekiyordu. Kısa boylu, zayıf ve sarı saçlı olan bu kişi, elinde tuttuğu  çevresi camlı bir sandıkla yürürken, ince sesiyle “ peş- ma –ne –ci -i  gel-dii-ii “ diye bağırıyordu. Bazen çantasını yere koyuyor ve camlı sandıktan çıkardığı bir tutam peşmaniyeyi  isteyene veriyor ve parasını alıyordu. Bende bir tutam peşmaniye aldım ve bu sırada adamın kimliğini sorguladım. Tahmin ettiğim gibi, adam, Ermenek dışından gelip yerleşmişti. Orman İşletmesi binası hizmete yeni açılmıştı. İşletme Şefi olan ZEYTİNLİ soyadındaki kişinin, okulumuzla yaptığı işbirliği neticesinde, çevreyi ağaçlandırma çalışmaları başlatıldı. Şimdilerde, Yumru Tepe eteklerinde (Tekke mezarlığı üzeri) bulunan çam ağaçlarını bu proje kapsamında dikenlerin arasında yer almıştım. Ermenek merkeze her ayak bastığımda, gözlerim bu ağaçları uzaktan bir süzer.

Okul yıllarımız, ekonomik sıkıntılara rağmen, mutluluk ve heyecan içinde geçiyordu. Okuyup adam olmak için yola çıkmıştık. Arkadaşım Halis GÖKSEL, bir köylüsüyle konuşurken “ ben bu ortaokulu bitirirsem hayatım kurtulmuş olacak, bu okula gidemeyenleri düşünmek gerek “ diyordu. Şimdilerde, üniversite mezunu milyonlarca gencin işsiz olduğunu gördükçe, o yıllarda, ortaokul tahsilinin ne kadar önemsenmiş olduğunu anlıyorum.  Öğretmenlerimiz ki, sonraki yaşantımızda  izler bırakmış olan efsanelerdi,  Müdürümüz merhum Adnan GÖKSU, Naci AYDINLI (Antalya’da yaşıyor), merhum Ünal ÖZTAŞ, Zihni AKMAN, Meliha BERK (İstanbul’da yaşıyor), Oya DOĞRU, merhum Baki KILIÇ, merhum Abdullah ERDEM, merhum Yüksel ÜSTÜNDAĞ, Halil CENGİZ, Mahmut ODABAŞIOĞLU ve Haydar GÜLTEKİN (Antalya’da yaşıyor) ile isimlerini hatırlayamadığım diğer muhterem öğretmenlerden oluşuyordu.

Ermenek halkı ülke sorunlarına da çok duyarlıydı. Kıbrıs olaylarının başladığı ve Pilot Cengiz TOPEL’in şehit düştüğü 1964 yılında, Ermenek merkezde, geniş halk  katılımlı bir telin mitingi düzenlenmişti. Halk ve okullar hükümet meydanında toplandı. Kıbrıslı Rumlara yönelik konuşmalar yapıldı. Öğretmenimiz Sayın Naci AYDINLI yaptığı konuşmasında “ Kıbrıslı Rumlara sesleniyorum, Türk Milleti daha çooook Cengiz TOPEL’ler yetiştirir, aklınızı başınıza toplayın ve ayağınızı denk alın” diye haykırıyor, tüm halk çılgınca alkışlıyordu. Şimdilerde, “ Kıbrıs bizim için hiçbir yönden önem taşımaz “ denmesine ve bu meselede “ Milli Dava “ olma ilkesi terk edilerek, adanın Yunanistan, AB ve ABD ellerine bırakılmasına çok üzülüyorum. 

Ermenek ve çevresini keşfetmek merakım okul yılları boyunca sürdü. Kalesini, kırlarını, Havuzlu çevresindeki, yazın yeşile, sonbaharda altın rengi sarıya  bürünmüş bağlarını, Cumma (Maraspoli) mağarasını gezdim. Eğitimin ikinci yılı  bir Mayıs  bahar bayramında Yumrutepe dağına 3 arkadaşımla çıktım. Dağın tepesinde çukurlar, koyaklar ve kayalıklar vardı. Şimdilerde, bu tepede antenler olduğunu ve araçlarla çıkıldığını uzaktan izliyorum. Tepenin ortasında bir ağaç “Dede Ağaç” olarak seçilmişti. Bunu, ağacın dallarına iplik ve kumaş parçaları bağlanmış olmasından anlamıştık. Belli ki, insanlar buralara geldiğinde, dallara bir şeyler bağlıyorlar ve dileklerde bulunuyorlardı. Tepenin kuzeye bakan tarafında bulunan bir kayanın dibinde kar yığını bulmuştuk. Bu kar yığınından yemiş olmayı da hiç unutamadım. Maraspoli mağarasına kayalıklardaki inlerin içinde bulunan delikten inen kişilerden biriyim. Ellerimizde, çıra, kibrit ve el feneri ile küçük bir delikten aşağıdaki sonsuz mağaraya iner, karanlıkta gidilebilecek kadar ilerlere gidiyorduk. Hafta sonu tatillerinde bu mağaraya inmek moda olmuştu. Bir hafta sonu, mağaraya inen arkadaşlardan biri boşluklardan birine düştü ve Cumma tünelinden girilerek güçlükle kurtarıldı. Bu olaydan sonra, bu mağaraya inen delikler temelli kapatıldı.

Hafta sonu tatilinde olduğumuz bir günün öğlen saatlerinde, bir askeri uçak (F-100 jeti) Serper deresine düştü. Haber alındığında birkaç arkadaşımızla birlikte Meydan istikametinden Gargara’ya doğru yürüyüşe geçtik ve  uçak enkazını görmek istedik. Bir müddet gittikten sonra, üzerimizden bir helikopterin şehre doğru gittiğini gördük. Helikopteri görmek için geriye , şehire döndük. Merkeze geldiğimizde, helikopterin Tekke mezarlığındaki top sahasına indiğini ve yaralı kurtulan pilotu alıp gittiğini öğrendik. Düşen uçağı da,  helikopteri de görememiştik. Kısacası,  çocuk yaştaki öğrenciler olarak, çevremize ve olup bitenlere çok duyarlı ve ilgiliydik.

Okul yılları sonrasında da Ermenek ziyaretlerim devam etti. O yıllardaki   Ermenekliler ile, şimdiki Ermenekliler arasında önemli görüntü farklılığı gözlemekteyim. Zamanın,  görüntüsü, konuşması, ilkeleri ve çalışmasıyla örnek niteliklere sahip bu insanları, ya, Ermenek dışına taşınmış, ya da öbür dünyaya göçüp gitmişti. Bundan 45 yıl öncesi insanlarından kalanlar, yukarıdaki bahsi geçen birkaç esnaftan ibarettir.

 Yıllar önce, Ermenek çıkışındaki tabelada “ dağılıp tükenmemek için el ele “ diye bir yazı okumuştum. Bu yazı beni çok etkilemiş olacak ki, bununla ilgili yazılar yazdım ve yerel gazetelerde yayınladım. Ermenek’te yaşayan arkadaşlarım ve esnafla görüşmelerimde, “ Ermenek’te yaşantının, yaz mevsimlerinde biraz hareketlendiği, kış mevsiminde sessizliğin hakim olduğu, ekonominin ve de dolayısıyla Ermenek’in bittiği “ şeklindeki umutsuz ifadeleri sürekli duyar oldum. Bu geri gidişin nedenlerini de muhtelif platformlarda konuştuk. Ortak görüş olarak, yetişmiş insanların ve birikmiş sermayelerin sürekli olarak Ermenek dışındaki büyük kentlere transfer edildiği, Ermenek merkezine hiç yatırım yapılmadığı şeklinde belirtiliyor  ve örnekleri sıralanıyordu. Bu arada, iş merkezini ve yaşantısını Ermenek dışına taşımayan, başta  Akpınar Madencilik, Polat Madencilik, Galip Sumra Kuyumculuk, Kalan Ticaret, Avcı Ticaret ile Ermenek dışında faaliyet gösteren, Selçuk Ecza, Alıçlı Sanem Matbaacılık ve Keskin Color şirketlerinin yöreye tarımlar yaptıklarını, okul, yurt, cami ve sağlık merkezi gibi kalıcı kuruluşlar kazandırdıklarını belirtmeden  geçemeyiz.  Bu iyi örneklere rağmen, halen,  Ermenek gazetesinde yer alan çok sayıda ilanda, tüm mal varlıklarının, evlerin, bahçelerin, işyerlerinin, yaylalardaki tarlaların ve arsaların satışa çıkarıldığını görmekteyiz. Ermenek dışına bu kaçışlar azalır ve biter diye temenni ediyoruz.

Bu olumsuz gelişmelere, Baraj yapımı nedeniyle ortaya çıkan yol ve köprü sorunları da eklenince, gelecek için  haklı bir endişe yaşanmaya başlanmıştır. Her şeye rağmen iyi çalışmalarda var. Muhtelif şehirlerde faaliyet gösteren derneklerin ve vakıfların, yöremiz sorunlarının çözümü için harcamakta oldukları çabaları, sayısız öğrenciye verdikleri bursları, sorunlara duyarlılıklarını, kültürümüzü yaşatmak için harcanan çabaları  hayranlıkla takip ediyorum.

Karaman merkezinde, dil bayramı kutlama yeri konusu başta olmak üzere, yol yapımı, muhtelif yatırımlar ve tanıtım konularında sergilenen olumsuz tavırlar ve Ermenek’i ihmal etmeye yönelik uygulamalar, mevcut endişeleri artıran diğer hususlar olmaktadır.  Ermenek ve Ermenekliler için, gelecek günlerin, geçmişini aratmayan, insanıyla ve ekonomisiyle kendisini aşan ve mutlu insanların yaşadığı bir şehir olması dileğiyle…..

Yazan  : Av. Naci SÖZEN,   Temmuz 2009 /ANKARA

AÇIKLAMA : Ermenek Sıla Festivali kapsamında duzenlenen "Ermenek Konulu Kompozisyon Yarışması "'na katıldığımız ve derece aldığımız " Bir Zamanlar Ermenek " konulu yazımızdır. Ödül töreni 11 Ağustos 2009 gunu saat 10.00'da, Ermenek Belediye Sarayı Nikah Salonunda yapılmıştır. N.S

Bu haber 2967 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Site Künyesi

DOST SİTELER ve işinize yarayabilecek Linkler

DOST SİTELER ve işinize yarayabilecek Linkler DOST SİTELER ve işinize yarayabilecek Linkler

Sitemizin 13 yaşında

Sitemizin 13 yaşında 1999 yılından bu yana internet ortamında faaliyetine devam eden sitemiz hiç bir kurum ve kişilerin maddi yardımını...
Kelimeler ve Şeyler12 Ocak 2018

ANKET

Ermenek ve Anamur İl Olursa, Kazancı Nereye Bağlansın



Tüm Anketler

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve Yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi