Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Konuştuğumuz Dilimiz ve Kültürümüz-2

Konuştuğumuz Dilimiz ve Kültürümüz-2

Tarih 31 Mayıs 2010, 01:04 Editör Naci Sözen

Kazancılıların yaşantısında yer alan örf ve adetlerinin zaman içinde gelişimi ve yaygın şekilde kullanımı sonunda, yerleşmiş, kültür ürünü sayılan çok güzel davranışları vardır. Dil ve Kültür bir birinden ayrılamayacak kavramlardır.

 
Kazancılıların yaşantısında yer alan örf ve adetlerinin zaman içinde gelişimi ve yaygın şekilde kullanımı sonunda, yerleşmiş, kültür ürünü sayılan çok güzel davranışları vardır. Dil ve Kültür bir birinden ayrılamayacak kavramlardır. Bu konuda, ayrıntılı bilgileri son yazısında yayınlayan Eğitim Öncülerimizden Sayın İbrahim TÜRKER büyüğümüze saygılarımızı ve şükranlarımızı sunuyoruz. Ünlü Bilim Adamı Prof. Oktay SİNANOĞLU, kitaplarında ve söyleşilerinde “ bir milleti yok etmeye, dilini yok etmekle başlanır, dil yok edilince, kültür de kendiliğinden yok olur “ diyerek, dil-kültür ilişkisine önem verilmesi gerektiğini söyler. Yunus EMRE, şiirlerinde “ gelin tanış olalım “ derken, dili kullanarak karşılıklı konuşmayı ve tanışmayı arzu eder. Fazıl Hüsnü DAĞLARCA ise “Türkçem benim ses bayrağım” derken, bir dile sahip olmayı, Milletçe, onurlu ve bağımsız yaşamanın ilk kuralını göstermiş oluyordu. Ulu Önder ATATÜR ise, dil ve kültürün önemini her fırsatta,  söylevlerinde tekrarlamış ve dilimizin gelişimi için Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Dilimizin bu günlere taşınması ve kıtalara yayılmasında Karamanoğlu Mehmet Beyin öncülüğünü de saygıyla anmadan geçemeyiz.

Kazancılıların sahip oldukları ve günümüzde unutulmaya terk edilmiş olan bu güzel kültür ürünü davranışlar, insanların hepsini kardeş ve dost kabul eden bir anlayışın sonuçlarıydı. Yolda karşılaşılan insanlar, bir birini tanımasa da “Tanrı Selamı” adıyla  “selamünaleyküm, merhaba “ kelimeleriyle selamlar, karşı taraf bu selamı aynı nezaket ve samimiyetle kabul eder, zıt yönlere gidenler, bir birini “ uğurlar ola, iyi yolculuklar “ gibi dileklerle yolcu ederlerdi. Yolculuk edenler, yolları üzerinde bir işle meşgul olanlara rastladığında “iş onsun /iş on-ngsun)” diyerek, işlerinin başarılı şekilde ve çabuk bitmesi dileğinde bulunurlardı. Bu tabir bazı orta Anadolu illerinde de kullanılmaktadır.

Düğünlerimiz eskilerde bir hafta sürerdi. Düğün öncesi safhalarda, evlenecek oğlu olan aileler, çevrelerinde beğendikleri bir kızı “ belli koyma, göz koyma “ denen bir yöntemle oğullarına isteyeceklerini bildirmiş, işaret etmiş olurlardı. İsteme işi ayrı ve hassas kuralları olan bir işti. Mahallenin hatırı sayılır kişilerinden oluşan heyet “ isteyici” ekip olarak kız evine gönderilir, kız evinin misafire davranışı, ikramları ve uğurlarken kullanılan saygı kelimeleri, işin olup olmayacağı hakkında ip uçları verirdi. Kız isteyicilerinin olumlu cevap alması haline “kız bitirildi” denirdi. İsteme işi bir kaç kez tekrarlanırken, oğlan evine “ kızı daha bitiremediniz mi? “ şeklinde sorular sorulurdu. Bitirildiği duyurulan kız için artık başkaları “isteyici” göndermezdi. Söz kesilmesi veya nişan konması sonrası düğün hazırlıkları başlardı.

Düğün öncesi, oğlan evine katkı sağlamak için “oduncu” düzenlenirdi. Komşulardan temin edilen bir sürü at ve eşekle topluca oduna gidilir, gönüllü kişilerin hazırlayıp mallarla köye getirdikleri bu odunlar düğün evinin önüne yıkılır ve düğün boyunca kullanmaları sağlanırdı.  Tellal çağrılır, evlere görevlendirilen bir kadın,  davetçi-haberci olarak gönderilip, “ düğüne buyurun” daveti sözlü olarak da iletilirdi. Sonra, bayrak dikilir, gelinin hazırlanması, kına gecesi damat eline para konması, asbap kesilmesi, gelin kuşağının bağlanması, ata biniş, yolculuk, oğlan evinde attan iniş, helke tepme, yağ sürme, damadın damdan para ve pamuk çekirdeği serpmesi, bayrak direğinin indirilmesi, “gelin sabahısı” diye bilinen,  son eğlence dahil özel anlamı olan davranışlardı. Gelin, oğlan evine çıkarıldıktan sonra, gelinin yüzünü açmak için, geline hoş geldin okşaması yapılırdı. Bu okşamada “ atladım çıktım eşiği, sofrada koydum kaşığı, büyük evin yakışığı, taydaşım kızlar merhaba “ şeklindeki maniler söylenirdi. Gelin sabahısı ise, (gelinin oğlan evine gelişinin sabahı) çeyizler bir odaya serilir (oda süslenir), gelin de süslenir, hem çeyizi, hem de gelini son kez göremeye gelenler kısa bir düğün yaparlardı. Bu düğün süresince, evdeki yeni gelin, gelen tüm misafirlerin ellerini öperdi. Bu öpme sırasında, çocukların, hatta bebeklerin bile elleri öptürülürdü. Çocuklar da “ gelin elimi öptü” diyerek sevinirlerdi.

Eski devirlerde, bayanların düğünleri “ deli kına, küçük kına ve büyük kına” olarak üç ayrı gecede yapılırdı. Sonradan, deli kına ve küçük kına kaldırıldı ve sadece, kına gecesi kaldı. Bu kına gecesinde (önceden büyük kına gecesi), gelin yeni elbiselerinden birini giyer ve süslenir, diğer kıyafetlerinden bazılarını yakın arkadaşları giyer ve gelinle birlikte odanın bir tarafına dizilirler, gelen misafirler onları görürdü.  Büyük kına gecesinde, oğlan evinde erkek düğünü yapılır, çalgıcıların olduğu yer ve diğer misafir yerlerinde oğlak etinden kızartma, mezeler ve rakı eksik olmazdı. Çalgıcılardan kemancı Zeynel’in acı biber isteğinden ( düğün 4–5 gün sürerdi) ev halkı bıkmış olur ve “ bir abdalın biber isteğine yetemedik “ diye dert yanılırdı. 

Bizim kuşakların tanık olduğu bu güzel adetlerin dışında, var olan, yaşanmış  bir çok davranışın yıllar öncesinden terk edilmiş olduğunu da büyüklerimizden dinlemiştik. Düğünlerde tüfek atışı yapan bir ekip kurulurmuş. Özel işlemeli elbiseler giyen bu ekip, dolma tüfekleriyle sıraya dizilir, bir baştan başlayarak ve kendi etraflarında dönerek atış yaparlar ve arka arkaya yapılan bu atışlar gelin alayına ayrı bir hava verirmiş. Örnek olarak, 1920 yılında evlenen Merhum Ahmet Efendi (ERDEM) için, Anamur’dan  gelin getirilişinde bu atış ekibi belli aralıklarla atış yapmışlar, bir seferde, heyette bulunan 20 yaşında Mevlüt adında ve 20 yaşında bir genç göğsünden yaralanmış ve kısa bir zaman sonra hayatını kaybetmiş. Bu atış gösterisi, son olarak 15 yıl önce Kazancı kasabasında TRT tarafından çekilen belgesel nitelikli kültür programı çekimlerinde temsili olarak canlandırılmıştır. Bu atış geleneği ve başka bir çok alışkanlık zaman içinde terk edilmiştir. Düğünlerde çalınan müzikler, oynanan oyunlar ve uyulan kurallar, uzman gözüyle özel bir incelemeyi gerektirir.

Kadınlar için kapalı mekânlarda yapılan ve  “ garı düğünü “ adıyla bilinen bir eğlencede, davul çalmasını bilen iki bayan, davulu birlikte çalarken, türküsünü de söyler, ortaya çıkan kadın ağaç kaşıklarla oynar, oyun sonundan, yakınlarından veya arkadaşlarından birini kolundan tutarak ortaya davet eder, kendisi yerine otururdu. Bu davet sırasında uyulması gereken ince kurallar ise, kaynana oynadıysa, gelinlerini, görümce oynadıysa, gelinleri, elti oynadıysa, kendinden sonra gelen eltisini davet ederdi. Bazen, nişanlı veya istenecek kızlar oynadıktan sonra, kaynana veya görümceler, davulculara para atarak oynayan kızı sahiplenirlerdi. Bu düğünlerde, genellikle, “kadifeden kesesi, akar çeşmeler, goca dağ başı, allı gelin al olaydın, develi “ isimli özgün (anonim) türküler çalınıp söylenirdi. Düğünün sonlarına doğru “ gelin okşama” törenine geçilirdi. Bu tören için gelinlik kız ortaya oturur, yanına yakın arkadaşlarından 2-3 kız çağrılır ve gelinin yanına çömelirler, hepsinin başlarına kırmızı bir  al örtü örtülür, yanık deyişlerle gelin okşanırdı. Bu okşama anında “ mısırdan kınan geldi mi ? “ isimli yanık türkü (ağıt) hep birlikte söylenir ve herkes ağlardı. Gelin okşaması bitince, davula paralar atılır, önceden hazırlanmış olan bir tabaktaki kına, misafirlerce birer parça alınır ellerine yakılırdı. Düğünün sonlarında, oğlan evinden bir gurup ve kızın yakınları birlikte kız evine giderek, kızın eline, oğlan evinden getirilmiş olan kınayı yakarlar, arılık denilen para veya altını da kızın sağ elinin içine koyarlardı. Damat eline yakılacak kına da kız evi tarafından oğlan evine gönderilirdi.

Oğlan evinde “ erkek düğünü “ diye adlandırılan düğün yapılırdı. Düğünler, ailenin maddi durumuna göre içkili veya içkisiz olurdu.  Bu düğünlerde, Anamur, Silifke ve Mut ilçelerinden getirilen “çalgıcı ekibi” görev alırdı. Bozyazı Gürlevik köyünden Sadık isimli gırnatacı, kemancı Zeynel  en meşhur olanlardı. Silifke ekiplerinden de “Gara Çocuk” adıyla bilinen gırnatacı meşhurdu. Çalgıcı ekibi, gırnatacı, davulcu ve kemancıdan oluşurdu. Sonraki yıllarda, Kazancı kendi ekibini oluşturmuş ve çevre köylere, Ermenek ilçesine hizmet vermiştir. Hatta, Ermenek merkez dahil olmak üzere, yöredeki bayramlarda da uzun yıllar görev almışlardır. Ekip için olmazsa olmaz üye gırnatacı olurdu. Bu iş için Durmuş TEKİN (düdükcü Durmuş) uzun yıllar Anamurlu ustaların yanında çıraklık ederek mesleği öğrenmiş olup, kasabada bulunan davulcu ve kemancıların katılmasıyla çalgıcı gurubu meydana getirilmiştir. Kemancı olarak, merhum Mehmet YILDIRIM (Türk Mehmet), sonrasında, oğlu merhum Nevzat YILDIRIM, merhum Musdul TURAN görev almıştır. Davulcu olarak ise, merhum Süleyman ÜNLÜ, merhum Ümit TÜRKER, İsmet GÜRBÜZ, Ömer ÜNLÜ görev almıştır. Ali ve Ömer ÜNLÜ kardeşlerin hizmetleri de önemlidir. Kazancı ekibi ve zamanın oyuncu gençlerinden oluşan bir kafile 1970’li yıllarda Ankara’ya gelmiş ve muhtelif mekanlarda gösteri yapmış ve Meclisi de ziyaret ederek, merhum İsmet İNÖNÜ tarafından da kabul edilmişlerdir. Şimdilerde, sazı ve sözüyle türküler söyleyen, org ile düğün çalan gençler de mevcuttur. Kasabamızın sanatına, kültürüne renk ve zenginlik katan bu insanların hepsini saygı ile anıyoruz.  

Herkese açık olan erkek düğünü, geniş bir mekânda olurdu. Düğünlerde “ Aslan Mustafa, İnce Çayır, Mevlana, Anamur Yolları, Konyalı, Mandilli, Gökçukur, Tımbıllı, Adanalı, Silifke havaları” benzeri yöresel müzikler (havalar)  çalınır ve oynanırdı. Düğünlerde, deve gösterisiyle ayrı bir seyir yaşatan Mehmet GOCA (KÖKSOY),  parmaklarına taktığı çalparasıyla kendine has oyunlarını sergileyen merhum Topal Necati ve uzun hava türküleri ve fıkralarıyla insanları hem duygulandıran, hem de hüzünlendiren merhum Ali DAĞAŞAN’ı da anmalıyız. Düğünün sonlarına doğru, damat, sağdıcı ile birlikte düğün odasına getirilir, kına tabağı bir örtü üzerine konur, arılık parayı atanlar kınadan bir parça alarak ellerine yakarlardı. Büyük kına gecesi, oğlan evinden çalgıcılar, erkekler ve bir gurup bayan “ kınacı “ olarak kız evinde yapılan kına gecesine gider ve yanlarında kına götürürlerdi. Kız evinin önünde kısa bir düğün yapıldıktan sonra, erkekler ve çalgıcılar çalıp oynayarak geri döner, kadınlar orda kalırlardı. Kız evinde bu kınacıların gelmesi heyecanla beklenir, kınacılar geldi denirdi. Düğünün son günü, kız evine gelin almaya gidileceği sırada, uzun bir sırığın ucuna bağlanan Türk Bayrağı’nı taşıyan tellalcı “ hazır oluuun, aleheeed, ehed !!!!! “ diye bağırarak herkesin çalgıcıların çevresinde toplanmasını sağlar ve gelin almaya gidiyoruz, mesajını çevredekilere duyururdu. Bu işi uzun yıllar merhum Kaymakam (Osman) yapmış olup, sonraki yıllarda da merhum Ali DAĞAŞAN yapmıştır. Sesi gür olan bir çok kişinin tellallık yaptığı söylenir. Bu renkli kişileri Rahmetle anıyoruz. Bayraklı tellalın hemen arkasında köy imamı ve yanında ulema gurubu, arkasında orta yaşlılar, geride çalgıcılar ve oynayanlar, yanlarında çocuklar, en arkada gelin alıcı bayanlar (oğlan evi bayanları) yer alır ve uzun bir kuruk olarak kız evine gidilirdi. Bizin gençliğimizde imam merhum Yusuf GÜRBÜZ olur ve gelin ata bindiğinde ve oğlan evi önünde attan inerken “ Amin “ der, herkes kıbleye dönerek ellerini açar, duaya katılır, imam efendi yüksek sesle duasını eder ve düğün eğlence yanında dualarla da devam edip giderdi. Asbap günü kız evinde, düğün günü oğlan evinde kazanlarda ve tavalarda (çok büyük kazan) keşgek, cilbir ve pilav pişirilirdi. Yanında ayran, şerbet, yufka ekmek, bazen meyve, tatlılar (kıvrım, baklava, oklağıdan çekme, kadayıf, un helvası gibi) ikram edilirdi. Komşu ve akrabalar, tepsilere tatlı yaparak düğün evlerine götürür, bazıları soğan, salça, yağ ve etlik mal bile hediye olarak götürülürdü. Bu keşgekler, gün boyu gelip gidenlerce yenir, uzak yerlerden kablarıyla gelenlere verilir ve akşama hepsi boşalırdı. Şimdilerde bir gün pişirilmekte, gelenler ellerinde hediyeleriyle gelmekte, düğün gecesi de takılar takılmaktadır.

Kadınların düğününün yapıldığı mekana sızmak ve genç kızları oynarken görmek, genç ve bekar erkeklerin en önemli istekleri arasında yer alırdı. Bu iş için düğün yerine önceden gizlenmeler, kadın kılığına girip girmeler veya ağaç aralarında görmeye çalışmalar olurdu. Böyle bir düğünde oynayan kadın, kendinden sonra oynayacak kişiyi kolundan tutarak ortaya sürüklermiş. Bazen, kendinden sonra oynaması için bir kızı ortaya çeken kadının,  evlenecek oğlu varsa, kıza belli koydukları veya göz koydukları anlamı çıkarılırmış.

Mahallelerin ileri gelen erkekleri arasında yemekli sıra geceleri düzenlendiği, bazı kişilerin yaz aylarında ekipler kurarak kapalı mekânlarda içkili eğlenceler düzenlediği, bu eğlenceler için uzaklardan (çengi) oyuncu kadınlar getirildiği de anlatılan hikayeler arasında yer alırdı. Bu işleri yapanlar için  “gençliğinde bir süre efelik yaptı” denirdi. Bu eğlenceler “karı oynatma” tanımı ile isimlendirilir ve  çevre köylerden de katılım olurmuş.

Günümüzde tamamen unutulmuş olan bir adet olarak “kütük atma “ olayından da bahsetmeliyiz. Bir ailenin ilk çocuğunun erkek olduğu duyulduğunda, babanın yakın arkadaşları ve komşu-akrabaları omuzlarına bir odun kütüğü alarak bebeğin bulunduğu evin önüne atıp giderlerdi. Bir kaç gün içinde evin önünde bir kütük yığını oluşurdu. Bu olayda belli bir süre geçtikten sonra, bebeğin babası evinde bir ziyafet tertipler, davet edilen herkes ve komşular yiyip içer eğlenilirdi. Orman İşletmesinin açıldığı 1960’lı yıllarda, işletmede görevli Ermenekli katibin (Nevruz soyadlı) erkek çocuğu olmuş ve Kazancılı arkadaşları evin önüne kütükler atmış. Olayın anlamı anlatılınca eğlence tertiplenmiş ve tatlı bir anı olarak kalmış. Bu bebek, şimdilerde Ankara GATA hastanesinde görevli Doç Dr. Oral NEVRUZ olup, Kazancıdan benimle selam gönderenler, bu kütük olayından da bahsetmemi istemişlerdi. Emekli öğretmen Sayın Durmuş ÇETİN ve diğer kişilerin selamlarını söylediğim sırada bu kütük atma olayını da Oral Beye anlatmıştım.

Günümüzde tamamen unutulmuş olan gezici “ sünnet ekibi “ olayından da bahsetmeliyiz. Bir zamanlar, Anamur çevresinde yaşayan ve “Abdal “ imsiye tanınan kişilerden oluşan bir çalgıcı ekibi köy köy dolaşarak erkek çocukları sünnet ederlerdi. Çocukların evleri önünde birkaç dakika hava çaldıktan sonra bir dakikada bir çocuğu sünnet ederler, ücret olarak birkaç kuruş, bazen yiyecek, havlu ve sabuk kalıbı verilirdi. Büyüklerimiz, sünnet düğünü yaparak masraf edenlere kızarlar ve “ bizler bir sabuna sünnet olmuşuz “ diyerek sitem ederlerdi. Bu konuda bir de olay anlatılır. Kazancı kasabasına nahiye müdürü olarak 1962 yılında atanmış olan Süleyman ÖZDEMİR isimli bir kişi vardı. Oğlu Vecdi,  bizimle iki yıl  (1963–1964 yıllarında ) Ermenek Ortaokulunda okumuştu. Bu müdürün küçük oğlu, eski görev yerlerinde sünnet ettirilememiş ve para durumu da sınırlı olduğundan bu işin nasıl yapılacağını düşünür dururmuş. Konuyu bir sohbette İmam Yusuf Efendiye açarak duruma üzüldüğünü ifade etmiş.

Bir gün öğle namazı çıkışı köy meydanında sünnet ekibini gören imam efendi, onları yanlarına çağırarak hemen müdürün evine götürmüş. O zamanlar müdür evi, şimdiki caminin batısındaki (güney batı) boşluktaydı. Müdürün hanımına “ küçük oğlanı aşağıya gönder” diye seslenmiş. Kadın ne olup bittiğini anlayamadan, bizim pratik sünnetçi abdallar, çocuğu tutukları gibi oracıkta sünnet edivermişler. Merhum Yusuf İmam, abdallara bir harçlık verip savıştırmış. Kadın, cıyak cıyak bağıran çocuğu evine taşımış. Sünnet edilen bu çocuğun adı, yanlış hatırlamıyorsan Vedi idi. Bizim imam efendi, doğruca müdürün makamına gidip selamını vermiş ve sandalyeye oturmuş. Hoş beş den sonra, konu sünnete gelmiş ve Yusuf İmam “ senin küçük oğlanı sünnet ettiriverdim “ demiş.  Müdür, gözleri faltaşı gibi açılmış şekilde ayağa fırlayıp, “ nasıl olur imam efendi, hazırda paramız da yok, şimdi ne yapacağız, bu iş ne zaman ve nasıl oldu? “ gibi lakırdılarla odada dolaşmaya başlamış. Bizim imam efendi, olayın olup bittiğini, bir ödeme yapmayacaklarını, sünnetçilere, sabun ve havlu ( o zamanlar peşkir denirdi ) alıverdiğini ve adamların köyden ayrıldıklarını anlatmış. Müdür Bey bu habersiz ve bedelsiz sünnetten o kadar çok hoşlanmış ki, imam efendiyi her görüşte teşekkür edermiş. Bu olayı öğrencilik yıllarımda, merhum Yusuf Gürbüz ile yaptığım sohbetlerde bizzat dinlemiş olduğumdan doğruluğu ve enteresanlığı nedeniyle anlatmak istedim.

Kahvehanelerdeki sohbetlere ilave olarak, köy odaları sohbetlerinden de bahsetmeliyiz. Şimdilerde yok olan bu mekânlar, köyler için Türk Kültürünün en önemli kurumu sayılırdı. Dışarıdan gelen her misafir, bu yerlerde konaklayacağını bilir, yemeği imam ve muhtar eliyle sağlanırdı. Bizim çocukluğumuzda, köy odasına hayvanlarıyla ve kalabalık aileler şeklinde gelen ve günlerce konaklayan bu misafirler için, büyüklerimiz, evlerimizde pişen yemeklerden bir kaba koyar ve bizimle hemen odaya gönderirdi. Bu yerler, kış mevsimlerinde ve yatsı namazı sonrası,  toplanılarak her konuda sohbetlerin edildiği yerlerin başında gelirdi. Çocuklar ve gençler tarafından oynanan oyunları gelecek yazımıza bırakalım.

 Kazancılılara özgü olan kelimeler ve deyimlerden örnekleri sıralamaya devam edelim.

Ganayaklı: bir kadın başına, yalnız başına bir kadın, desteksiz ve çaresin kadın. Birçok sorunla tek başına mücadele etmek zorunda kalan bir kadından bahsederken “ o ganayaklı bu kadar zor işle nasıl baş eder? “ diyerek kadının çaresizliği dile getirilir. Kadınlar kendilerinden bahsederken de “ ben bir ganayaklıyım, o işleri yapamam “ şeklinde yalnızlıklarını ve çaresizliklerini dile getirirler.

Bireyi: iyice, adamakıllı, oldukça iyi,

Guzum: çocuğum, yavrum.

Nahıl   : nasıl,  ne şekilde .. “ bu çuvalı nahıl götüreceksin? “

Killik    : kirlik de denir. Eskiden yöresel tezgahlarda dokunan ala bezlerden dikilen yakasız gömleklere killik veya işlik denirdi..

İşlik     : ala dokuma bezden elde dikilen yakasız gömlek (göynek de denir), killik..

Goşmak: birinin yanına katmak, kara sabanla çift sürmek için öküzü boyunduruğa bağlamak, Kullanıma örnek,“ kız küçük olduğu için tek başına obaya gidemedi, komşunun kızına goşup gönderdim” veya “ erkenden tarlaya vardım ve hemen öküzleri çifte goşarak bir uçdan sürmeye başladım” şeklinde kullanılır.

Eli erişmemek: yapamamak, bir işi yapmaya gücü,  imkanı veya zamanı olmamak,

Bidiki   : birkaç tane, az miktarda, birazcık..

Ters     : hayvan gübresi, davar gübresine “ ılkı tersi “ denir.

Ilkı      : davara veya koyuna ait olan, “ ılkı yoğurdu “ keçi sütünden obalarda yapılan yoğurdun adıdır. Yağa ise ılkı yağı denmez..

Müzmahal: müzmahal etmek şeklinde kullanılır. Bir şeyi işe yaramaz hale getirmek, verimli kullanamamak, boşa harcamak.. Yaylalarda, ekinliklerde,  çocukları uyarırken “ işimiz uzun sürecek, gabakdaki / testideki suyu müzmahal etmeyin “ denirdi.

Şirin düşmek  : lahana, faulye ve salatalık yaprakları üzerinde oluşan, zararlı parlak sıvıya denir. Sebzelere zarar veren bir nevi hastalıktır.

Mengelesi: olmayası, yasaklı olası, görülmeyesi..

Sömek: darı (mısır) koçanı, taneli kekiç,

Kekiç   : darı sömeğinden daneleri (dene) ayırdıktan sonra kalan gövdeye denir.

Goçan: darının kekici, tapu ve nüfus cüzdanı gibi kıymetli evrak. Gafa goçanı dendiğinde nüfus cüzdanı anlaşılır. Tarlaların eskiden goçanları yoktu dendiğinde, tarlaların tapusuz  olduğu anlatılmış olur.

Sıyırtlamak: su arıklarını temizlemek, suyun akışını engelleyen çalı, yaprak, ot ve çakılların arıklardan atılması..

Üyütlemek: iyilerini seçip almak, bahçede domates toplarken “ sadece erginlerini (yumuşamış olanları)  üyütleyin “ dendiğinde, garıklar dolaşılacak ve elle yoklanarak erginleşenler alınacak demektir.

Yülemek: yeyip bitirmek, hiç bırakmamak, temizlemek, aynı zamanda, bir bıçaüın veya baltnın ağzının daha da keskinleştirilmesi işlemine denir. İyi kesmeyen bıçak için “şunun ağzını bi yüleyelim “ denir. Çocuklar bi çencire yemeği yeyip yülemişler, dendiğinde, yemeğin tamamen bitirildiği anlatılmaktadır.

Dadanmak: alışmak, alışkanlık haline getirip zarar vermek, “ mutfağa bir hırsız kedi dadandı, açıkta bişey bırakamaz olduk” denir.

Ümüğünden geçmemek: kıyıp yiyememek, yutamamak, birini düşündüğünü veya sevdiğini işaret etmek için “ sensiz ümüğümden geçmedi” diyerek ortaya bir yiyecek getirilir ve birlikte yenir.

İçine ilitememek: içine sindirememek, kabullenememek,

Gavsarası daralmak  : içi daralmak, ruhu sıkıntıya düşmek, kasvete düşmek, “ öyle üzücü şeyler anlattı ki, bir ara gavsaram daraldı, hemen orayı terk ettim “ denir.

Harpışda: bir duvara, medüvene veya çıbık asmasına dayanan büyük ve dallı budaklı kuru ağaç parçası. Yayladan birkaç harpışda getirdim ve çıbıkları ağdırdım, denir.

Ağdırmak:  ağaca çıbık, sebze dalları, sarmaşık gibi bitkileri sardırmak. Sürüleri alıp bir tepeye veya dağa doğru götürmek, eşeklerdeki yükün bir tarafa doğru eğilmesi çuvallardan biri ağır olursa semer o tarafa doğru yatar, bu duruma “ eşek ağdırmış “ denir ve hafif tarafa bir taş konarak yük dengelenirdi.

Gayıt   : takım, sistem. Saban gayıtı, dendiğinde çift sürmek için kullanılan sabanın tüm parçalar (saban ökçesi, okluk, boyunduruk, zelve, demir, enbel, ipleri ) belirtilmiş olur.

Öşmek gibi olmasın   : göstermek gibi olmasın, örnek olmasın, uzak olsun..

Eyişte: işte böyle bu kadar, işte böyle ne yapalım, şu şekilde..

Göğden palan yağar, gusgunu boğazıma geçer       : talihsizliği ve kısmetsizliği belirtmek için kullanılır. Herkesin hayrına olan şey bile bana zarara verir,  demek istenir.

Garın golanı    : eşeklerin semerini sabit tutmak için karınlarından dolandırılan yassı ipe denir. Garın golanı gevşek olursa, semer sağa sola yatarak gider.

Gusgun: eşek ve atların semerlerine bağlanan ve kuyruk altından geçirilen kalıp iptir. Gusgun gevşek veya kopuk olursa semer inişli yollarda öne doğru kayar ve tehlike yaratır.

Hergele: çalışmaz, yaramaz, söz dinlemez kişiler için söylenir.

Baldırı çıplak: işi ve malı olmayan, tembel, fakir genç için söylenir. Bu nitelikte bir genç kız istediğinde “ O baldırı çıplağa gız verilmez” denir.

Yönet  : uygun, faydalı, kabul edilebilir. Bir hizmet istenen kişinin işi yapacağı şüpheli olursa “ fazla umutlanmayın, onun yönet işi olmaz “ denirdi. Bir pazarlık sırasında “ yönet bir fiyat verinde şu alış veriş olsun” diye sayıcı indirime zorlanırdı.

Derleyen: Araştırmacı Av. Naci SÖZEN - Mayıs  2009/ANK. - hukukcu_70@hotmail.com

Bu haber 2411 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Kültürümüz ve Anılarımız

Zafer Ustadan Nameler

Zafer Ustadan Nameler Kasabamızın yetiştirdiği ender saz ustalarından Zafer Altınsoy dan nameler....

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ “Kazancı’da Saya yapmak” Saya, Saya sallı deve Dört ayağı nallı deve Saya geldi gördün mü? Selam verdim aldın m...

ANKET

Kazancı Belediye hizmetlerinden ve Başkan Uğuz Tekin'den memnun musunuz..



Tüm Anketler

ZAFER HAFTASI (26-30 AĞUSTOS) ANISINA-228 Ağustos 2018

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve Yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi