Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

Kazancılı Dağ Korumacıları Ve Silahların Sırrı

Tarih 25 Mayıs 2010, 16:49 Editör Kazancı Haber

Kazancı yaylarının kime ait olacağı konusunda Kazancılılar ve Anamur köylüleri (Yörükler ) ile başlayan anlaşmazlıklar, yaklaşık 50 yıl boyunca sürmüş bazen silahlı çatışmalara kadar gitmiştir.

Kazancı yaylarından, Kızılalan, Kartal Tepesi, İlabadının Düz, Payamlı Tepe, Dibeğin Keh,  Bozdağ ve Kırkkuyu yaylası hattının sınırları ve bazı bölgelerin kime ait olacağı konusunda, Anamur köylüleri (Yörükler ) ile 1940’lı yılların sonunda başlayan  anlaşmazlıklar, 1990’lı yılların ortalarına kadar yaklaşık 50 yıl boyunca sürmüş olup, tartışmalar, bazen silahlı çatışmalara dönüşerek mahkemelere kadar intikal etmiştir.

İlk olayın, 1948 yıllarında, ikazlara rağmen, Yörük çobanlarının, sürekli olarak   ve kışkırtıcı davranışlarla, Kırkkuyu sınırımızdan içeride sürü otlatmaları sonucu çıktığını, Garin çevresinde yaşanan kavga sırasında Gurd Goca adıyla bilinen Molla Mehmet’in kafasına isabet eden  taşla ağır yaralandığını ve tarafların Silifke Ağır Ceza Mahkemesinde  yargılandıklarını önceki öykümüzde anlatmıştık. Yörükler ile yaşanan son anlaşmazlık 1990’lı yıllarda, Güğül tepesi ve çevresinde çıkmış, keşif için giden Kazancılıların  üzerine, karşı tepelerden yine silahlarla ateş edilmiş, sonrasın da,  sağduyu  hakim olarak olay büyümeden önlenmiş ve sorun anlaşmayla çözülmüştür.

Sınır ve yayla anlaşmazlığının hat safhada olduğu 1950’li yıllarda bir çok olay yaşanmıştır. Kazancılılar, Bozdağ goyaklarına ekin ekmişler, bu ekinler Gurdlar tarafından çalılarla süpürülerek tahrip edilmiştir. Gurdlardan Bobuş adıyla bilinen biri mavzeriyle karşı dağlardan Kazancılılar üzerine atışlar yaparak tahriklerini sürdürmüş, Mollar Mehmet adlı kişi Avcı Tarlası adıyla bilinen Kazancı arazisine sayvant inşa etmiş, bazıları kovanlarını bizim bölgemizdeki kayalıklara yerleştirmişlerdir.

Sınır sorunlarının yoğun şekilde yaşandığı günlerde, Kazancılılar bir hamle yaparak,  İlabadının Düz adıyla bilinen ve Yörüklerin göç yollarının geçtiği ve hak iddia ettikleri alanı sürmek ve ekin ekmek için harekete geçerler. Muhtar, ihtiyar heyeti ve yaşlı kişilerin öncülüğünde, saban kayıtını (takımını) yükleyip öküzlerini önüne katanlar ile bu harekete destek vermek için geri kalanlar topluca yollara düşerler. Alana ulaşan çiftini koşar ve bir köşeden  sürmeye (nadas) başlar. Bizzat orada çift süren babam İhsan SÖZEN ve  halen sağ olan başka kişilerden ayrıntılarıyla öğrendiğime göre, onlarca çift alanın her bir köşesinde nadas ederken, diğer halk çevrede olayı izlemekte, eli asalı yaşlılar (Tahir Hoca, Hamdi Efendi, Fehmi Efendi, Hacı Yaya, Çanlı Goca v s. ) çift sürenler arasında dolaşarak onları cesaretlendirmek için  “haydi çocuklar, ha gayret, davranın“ gibi sözleri söylemektedirler.

Bu şenlik havası içindeki çift sürüş olayı,  öğlen üzeri, Anamur tarafındaki tepelerden ve özellikle Kartal tepesinden başlayan mavzer atışlarıyla bir anda kabusa dönüşür. Duruma müdahale etmek isteyen Yörükler, ellerinde uzun menzilli mavzerleriyle yüksek tepelere gizlenerek alanın ortasına doğru atışa başlarlar. Çift öküzlerinin arasına düşen mermilerin yerden kaldırdığı toz bulutu ve patlama sesi öküzleri adeta deliye çevirir.  Öküzleri çizide tutmak imkansız hale gelmiştir. Çevredeki halk çığlıklar içinde taş ve ağaç arkasına gizlenme derdine düşer. Kazancılıları koruyacak olan yayla korumacılarda bulunan, kısa menzilli dolma tüfeklerin hiçbir etkisi olmaz.  Herkes şaşkın ve çaresizdir.

Bu kargaşa ve panik  ortamı sürerken, beklenmedik bir anda, Kazancı tarafındaki Payamlı tepesinden, Yörüklerin atış yaptıkları kayalıklara doğru öyle bir mavzer atışı başlar ki, silahın ateşlendiği anda çıkan ses ve merminin hedefe isabet ettiği anda çıkan ses bir birine karışır.  Dom dom kurşunu atan bu silahla kimin atış yaptığını alanda bulunan Kazancılılardan sadece iki kişi bilmektedir. Böyle bir silah atışını  beklemeyen Yörükler, bulundukları tepelerin arkasına kaçarlar. Alanda bulunanlar, silahı kimin attığını, bu şahsın kim olduğunu,  uzun menzilli bu mavzerin nerden çıktığını sorup dururlar.

Bu maceralı günde Kazancılıların topluca İlabadı Düzlüğünü terk etmesiyle son bulur. Kazancılıları, Yörüklerin  mavzer ateşi altından kurtaran bu meçhul kişi, Kazancı Yukarı Mahalleden Bal Ömer (Çelebi)  idi. Kendisinde bulunan ve varlığını kimsenin bilmediği bu özel silahla erkenden yola çıkarak karşı tepeye gizlenmiş ve muhtemel Yörük tacizine karşı koymayı planlamıştı. Burada hemen belirtmeliyiz ki, yakın geçmişin en cesur Kazancılılarından biri merhum Ömer ÇELEBİ (Bal Omar) idi.
 
Bu olayı tanıklarından her dinlediğimde gözlerim yaşarmıştır. Son şeklini vermekte olduğum şu saatlerde bile göz yaşlarımı  silmekle meşgul olduğumu itiraf etmeliyim. Bunun nedeni, günümüzde, bir birinin varlığına ve Kazancıda yaşamasına bile tahammül edemeyecek kadar kesin çizgili bölünmelere ve düşmanlıklara maruz kalmış olan Kazancılıların, geçmiş yıllardaki, etrafa ve sorunlara karşı göstermiş oldukları inanılmaz birlik ve paylaşım durumu, bu güne ağlamayı ve yanmayı zorunlu kılmaktadır.

Araştırmaların sonunda öğrendiğime göre, atış yapılan bu özel mavzer, Ermenekli akrabaları olan ve eski Ermenek Belediye başkanlarından merhum Cevdet SÜLAR ailesinden Kazancıya intikal etmiştir. Sülar ailesine ise, atalarının katıldığı şark cephesinden düşman elinden alınarak ve parçalara ayrılarak Ermenek ilçesine kadar getirilebilmiş bir silahtır. Bu aileden merhum öğretmen Mustafa SÜLAR ile 1975 yıllarında Konya’da yaptığım görüşmelerde olayı doğrulatmıştım. Bu kişi, Kazancı ve akrabalarını hep sevgi ile anar ve bu kasabaya mutlaka bir ev yaptırarak Atalarının yurduna sahip çıkacağını söylerdi. Maalesef, bu emeline ulaşamadan genç yaşta eşi ile birlikte vefat etti. Oğlu olan doktor Cevdet SÜLAR ise halen İzmir’de yaşamakta ve Kazancıyı bilmemektedir.

İlabadı olayından sonra, ellerinde uzun menzilli mavzerler bulunan Gurdlara karşı, bizim  yayla korumacılarında bulunan dolma tüfeklerle karşı koymanın mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Bir kritik olay yaşanacağında, hemen, Bal Omar’a gidilir ve silahı ile mermisi dolu torbası ödünç alınır, sonrasında gizlice getirilip iade edilirmiş. Merhum Nail Muhtar’ın (Gürbüz) devrinde yaşanan bu olaylı dönemde, Bozdağ tepelerinde jandarmaların da katılmasıyla yaşanan savaş gibi çatışmaları hatırlayanlar halen hayattadırlar.
 
Bizim 7-8 yaşlarında olduğumuz 1958 yılında, yine çatışma çıktı. Ermenek ve Konya’dan takviye askeri birlikler geldi. Gurdlardan yakalanan tüm kadınlar ve erkekler Kazancıya taşındı. Erkekler karakolda göz altına alınırken, kadınlar, Nail  muhtara yedi emin olarak teslim edildi. Kadınlardan da silah kullananlar vardı. Esas failler, son anda kaçarak gizlenmişlerdi. Bu elebaşları, gıyaplarında Ermenek adliyesinde yargılanarak hapis cezalarına mahkum oldular ve cezalarını çektiler.
 
Bu olayların sonrasında, Kazancı Muhtarlığı ve köylü aldığı bir kararla, hemen para topladı ve mavzer tedarik etme çabasına girdi. Paraları alan birkaç kişi, Bozkır ve Hadim yörelerine giderek birkaç silahla döndü. Bazıları Mut ve Gülnar bölgesine gitti ve silah satın aldı. Silahlar tedarik edilince, Kazancılılardan, güçlü, gözü pek ve atıcı kişilerden seçilen bir “Dağ Korumacıları Ekibi” oluşturuldu. Tedarik edilen silahlar şunlardı ;

- 4 adet Mavzer, uzun menzilli ve 11 atar,  köy malı.

- 1 adet Mavzer, uzun menzilli ve 5 atar, köy malı.

- 1 adet Sten makineli  silah, 9 atar ve köy malı.

- 1 adet Mavzer, uzun menzilli, 11 atar ve şahıs malı (dom dom kurşunu atar)

Bu silah tedarik çalışmalarını, dağ korumacılarını görevlendirme ve silahları omuzlarına asarak dağlara salmanın, silahları muhafaza etmenin gizlilik içinde ve jandarmanın bilgisi dışında cereyan ettiğini  unutmamalıyız. Görevlendirilen Dağ Korumacılar ve normal olarak görevli olan Yayla Korumacıları (Deşduvan denirdi) zaman zaman iş birliği yapıyorlardı. Fakat, görev ve statüleri tamamen farklıydı.

Kazancılı Dağ Korumacıları, gece ve gündüz demeden, yaylaları, dağları ve sınırları korumak, bir yabancı keçinin bile sınırlarımızdan geçmesine izin vermemek uğruna çabalarını sürdürmektedirler. Gecenin karanlığında, köyden ayrılan ekip, Taşönü yakasını tırmanarak Kabalak yaylasına varmıştır. Görev bölümü yapılarak, bir kişi Kırkkuyu Gedik ve Buzluca dağı, biri, Bozdağ, Katırini mevkisi, diğer biri, Dibeğin Keh ve Payamlı Tepe bölgesi, dördüncüsü de İlabadı İni üstü, düzlüğü ve Kartal tepesi ile Kızılalan çevresini kontrol edecektir. Herkes kendi görev istikametine doğru, zifiri karanlıkta uzaklaşmakta, karanlığı delen ayak sesleri ve otların çatırtısı uzaktan duyulmaktadır.

Katır İni Tepesinde Kimler Dolaşıyor?
 

Zamanın Kazancı muhtarı merhum Nail GÜRBÜZ ve Muhtarlık Azaları (Köy İhtiyar Heyeti)  öncülüğünde, tüm halktan toplanan paralar ve görevlendirilen kişilerce, çevre bölgelerden  uzun menzilli silahlar (mavzerler)  temin edildikten sonra, sıra, bu silahlarla dağları ve yaylaları koruyacak olan dağ korumacılarını görevlendirmeye gelmişti. Halk arasından tanınan, güçlü kuvvetli, gözü pek  (cesaretli) ve keskin nişancı gönüllülerden oluşan  4-5 kişilik Kazancı  “ Dağ Korumacısı “ ekibi seçilerek silahlar teslim edildi ve görevlerine başladılar. Görev dönemi içinde, bu ekibe giren ve çıkan olduğu gibi, baştan sona kadar ekipte görev yapanlar, kısa süre görev yaptıktan sonra çalışmak için gurbete gidenler de olmuştur. Bu zaman  içinde, değişen farklı  sürelerde olmak üzere, görev yapmış olan Dağ Korumacıları ve onların döneminde ekili alanlar için görevlendirilmiş Yayla Korumacıları (deşduvan veya sürücü denirdi) isimlerini bir hatırlayalım.  

DAĞ KORUMACILARI :

1.      Gara Mehmet (TÜRKER), Yukarı Mahalle, (merhum)

2.      Avcı Hasan  (TEKİN) Merkez Mahalle,

3.      Hacı Mehmet (ÇELEBİ) Yukarı Mahalle,

4.      Cükcü Mustafa (GÜRBÜZ), Yukarı Mahalle,

5.      Katil Süleyman (KELEŞ), Merkez Mahalle, (merhum)

6.      Pambık Mustafa (PEKER) Yukarı Mahalle,

7.      Hacı Mümün (TOPTAŞ), Yukarı Mahalle,

8.      Yeşil Mehmet (KOÇ), Bucak Mahallesi, (merhum),

9.      İsmail KOŞAR, Yukarı Mahalle,

10.   Abdurrahman TOPTAŞ, Yukarı Mahalle,

YAYLA KORUMACILARI : ( Deşduvan – Sürücü adları da kullanılırdı)

1. Süleyman ÜNLÜ, Yukarı Mahalle,

2. Hüseyin HAN, Merkez Mahalle, (merhum)

3. Tırnovalı Durmuş, Tepecik Mahallesi, (merhum)

4. Halil TOPTAŞ, Yukarı Mahalle, (merhum)

5. Ali DAĞAŞAN, Merkez Mahalle, (merhum)

6. Ahmet TAŞTEKİN (Gocemes), Yukarı Mahalle,

7. Ali KORKMAZ (Kömbeç), Yukarı Mahalle, (merhum)

8. Gıldır Halil (Yılmaz), Yukarı Mahalle, (merhum)

9. Hasan ŞENSES (Sinanın Çolak), Yukarı Mahalle, (merhum) 

Kazancı yaylarından, Kızılalan, Kartal Tepesi, İlabadının Düz, Payamlı Tepe, Dibeğin Keh, Katır İni, Bozdağ ve Kırkkuyu yaylaları ve sınırlar konusunda yaşanmış olan çatışmaların en şiddetli dönemleri olan 1950-1960 yılları arasında görev almış olan korumacılar elbette bu listede yer alan kişilerle sınırlı değildi. Bu arada, çatışmaların her aşamasında kendi özel silahı ile bizzat yer almış veya silahını vererek katkıda bulunmuş olan merhum Bal Ömer (ÇELEBİ)’den bahsetmeden geçmek imkansızdır. Tespitlerimiz sırasında isimleri atlanmış olanlar varsa, bu kişileri de listeye ekleyeceğiz.

Garain kavgasından sonra çatışmaların hızlandığını ve giderek artış gösterdiğini biliyoruz. Bozdan tepelerinde yaşanan ve günlerce süren silahlı çatışmalara, Ermenek ve Konya’dan gelen Jandarma birliklerinin de katıldığını, yakalanan tüm Gurdlar oymağı insanlarının Kazancıya getirildiğini, erkeklerin Karakolda, kadınların Muhtar evinde gözlem altına alındığını da hatırlıyoruz. Uzun menzilli mavzerleri omuzlarında ve  Kazancı sevgisini yüreklerinde taşıyan bu cesur insanların dağlarımızda gece gündüz boy göstermeye başlaması sonrasında, anlaşmazlıklarda yeni bir döneme girilmiş oluyordu. Artık, karşı dağlardan, üzerimize gelen mavzer atışlarına, dolma tüfeklerle değil, daha uzun menzilli silahlarla cevap veriyorduk.

Yörükler, tartışmaları tırmandırmak için, Bozdağ koyaklarına ekilen ekinleri çalı ile süpürüp ezdiler, Payamlı tepe dibine sayvant inşa etmeye ve kayalıklara kovanlık yapmaya başladılar. Kovanlığı inşa ederken “ Kazancılılar bu kayalığın sarp yamacına ulaşamaz, baharda geldiğimizde kovalığa arıları yerleştiririz “ demişler ve geri göç hazırlığına başlamışlar. Bu durumu öğrenen korumacılar, yanlarına silahları ve uzun kendir (örken) ip kangallarını da alarak bir gece yola düşerler. Kovanlık, öyle bir kayanın ortasındaki ine kurulmuş ki, hiçbir taraftan tırmanarak ulaşmak mümkün değil. Kayanın tepesine çıkarlar ve birilerinin ipe bağlanarak sarkıtılması gerektiği söylenir. Ekipte bulunan merhumlar Süleyman KELEŞ ve Yeşil Mehmet KOÇ  “ bizi sarkıtın “ diyerek işe talip olurlar. Bu korkusuz iki kişi iplere bağlanarak kayalığın sarp yamaçlarına doğru sarkıtılır. Gecenin zifiri  karanlığında, inilecek ve ulaşılacak yer görülmüyor, ip kopabilir, geri çekme mümkün olmayabilir ve ip yere kadar ulaşamayabilir  gibi akla gelmeyen nice riskler var işin içinde..

Bellerine bağlanan çifte kendirlerle, gece karanlığında, görünmez sarp kayalığa sarkıtılan bu kişiler, tüm zorluklar ve ölüm riskine rağmen aşağıya inerler. Kovanlık iskeleti yakınına varınca taşlara tutunarak ine ulaşırlar. Kovanlığı parçalayıp kayalıklardan aşağıya atarlar. Bir gün sonra durumu gören Yörüklerin “ Kazancılının bu işi bahara kadar yapamayacağını düşünmüştük, bir gecede nasıl yapmışlar anlayamadık. Bu Kazancılı ile baş edilmez” diye dert yandıkları yıllar sonra duyulacaktır. Yörükler işi iyice azıtarak çobanlarımızı dövdüler, mallara el koydular. Bekir Çoban (Ünlü) ağır yaralı olarak bulundu. Elbiseleri soyulmuş, bir ağaca bağlanıp etrafına ateş yakılıp bırakılmış. Çatışmaların hepsinin baş kahramanı sandıkları ve bu nedenle adı “ Kazancı Dağlarının Fedaisi” diye bilinen Gıldır Halil(Yılmaz), Kervan alanında komaya sokulana kadar dövülmüş, Fehmi Efendi (Çağlayan) Abanoz yakınlarında dövülmüş, silahlı tacizler almış başını gidiyor. Bu dövülme olayları ayrıca hikaye edilecektir.

Yaşanmakta olan bu kargaşa ortamında, Yörüklerin  deve, katır ve atlarından öldürülenler olduğu, sığırların Kabalak yaylasına, develerin Taşönü tepesine getirildiği şikayetleri yapılmış, Ermenek mahkemesinde davası görülmüştür. Korumacılardan birinin, bir görevin icrası anılarını dinleyelim. Özetle; “Yörüklerin saldırıları devam ediyordu. Sürülerini, tüm ikazlara rağmen geceden veya sabah namazı, bizim sınırlar içine salıp otlatıyorlardı. Bir akşam, Dağ Korumacıları ve Deşduvanlar köy odasında toplandı. Gerekli görev bölümü ve yapılacak işler kararlaştırıldı. Mavzerli korumacılar silahlanıp akşamdan gidecekler, deşduvanlar (sürücü)  da gece yarısı yola çıkarak onlara destek vereceklerdi. Hedef, Yörüklerin sınırımızı geçebilecekleri dağ boyunca siper almak ve geçişlere mani olmaktı. Korumacılar gece karanlığında Daşönünün yakayı tırmanıp gittiler. Biz deşduvanlar da gece yarısı sonrası tüfekleri kuşanarak yola çıktık.

Gecenin zifiri karanlığı, rüzgarın kuru otlara çarparak çıkardığı hışırtılar, gecenin sessizliğini bölen bir gece kuşunun ansızın duyulan sesi ve ağaçlar içinde çatır-çutur ayak sesleri ile ilerlemeye çalışan bizler. Her şeyiyle anlatmak çok zor.. Tan yeri ağarmadan Payamlı tepe yakınlarına vardık. Karşımızdaki vahşi dağ ve tepeler önce hiç gözükmüyordu. Tan yeri ağarmaya başlayınca tepeler de belirmeye başladı. Korumacıları görmek ve nerede olduklarını bilmek zordu. Bir ara, alaca karanlıkta, ilerdeki Katır İni tepesinde bir kıpırtılar görüldü. Kimler olduğu seçilemiyordu. Biraz daha bekledik. Yerimizi belli edecek ses ve hareketten kaçınıyorduk. Fakat, karşı tepedekiler hiçbir şeye aldırmadan etrafı kontrol ediyor ve dolaşıyorlardı.

Günün aydınlığı çökünce, tepedekilerin bizim korumacılar olduğu anladık ve işaretleştik. İlabadı tepesinden Kırkkuyu girişine kadar olan tüm sınırımız kontrol altındaydı. Yörük sürülerinden biri bu sınırlardan girse müdahale edilecekti. Kuşluk vaktine kadar tepelerde gezindik ve etrafı gözetledik. Hiç bir Yörük çobanı bu sınırlara yaklaşmadı. Belki de bizim korumacıları gördüler ve bölgeden uzaklaştılar. Vakit öğlen olunca, bizler Körkuyu tarafına, korumacılar Buzluca tarafına yönelerek göreve devam ettik “ diyerek bitirdi. Bu bir günlük görevin icrasını anlatan, zamanın Deşduvanı Ünlü Süleyman (Bekir Hocalardan), anlatım sırasında, o günleri tekrar yaşıyor gibiydi. Hatta, konuşmasının devamında, “ bu dağların fedaileri olan korkusuz dağ korumacılarının hakları asla ödenmez, fakat, şimdilerde kaç kişi biliyor bu konuları “ diyerek bir yakınmada da bulundu.

Dağ Korumacıları, bizim çocukluğumuzda, yaylalarda  sığır güttüğümüz 1960 yılları arasında, çatışmaların en hızlı olduğu dönemlerde görev yaptılar. Sabahları sığırları otlatmak için Garin boğazını geçerek, Burçak Alanına vardığımızda, Deşduvanlar, Deliktaş’ın önünde hazır olurlar ve sığır sürülerini, Kızılalan yönüne gönderirlerdi. Ekin tarlalarının bulunduğu Körkuyu yönü yasaktı. Bu dönemlerde, görev yapmakta olan Dağ Korumacıları bizler için birer efsaneydi. Onlar hakkında her gün yeni bir şey duyardık. Onları çevrede görmek mümkün olmazdı. Mavzer bulundurmak ve taşımak zaten suçtu. Onlar, köyden çıkarken bile yolları kullanmazlar, gidiş ve gelişleri dağ ve tepelerden, dere ve yamaçlardan yaparlardı. Bu yıllar boyunca, bu korumacıları omuzlarında mavzerle iki kez uzaktan görmüştüm. Keskin nişancı oldukları, özellikle, Hacı Mehmet Çelebi ve Avcı Hasan Tekin’in, bir kilometre mesafeden demir parayı vurduğu söylenirdi.

Çardak Damında bulunan Silahların Sırrı 

Kartal tepesi ve İlabadı istikametine yönelen korumacının anlatımlarına kulak verelim. Kendi görev bölgesi istikametinde, tepeden vadiye, dereden dağa doğru yürümüş ve tan yeri ağarırken İlabadı ininin üzerindeki tepeye yaklaşmıştır. Zirveye ulaşmak üzereyken, uzaklardan bir çan sesi duyar. Daha dikkatli olmak zorundadır. Çevreden görünmemek için sürünerek tepeye çıkar. Bir Yörük sürüsü, Kartal tepenin batı yamaçlarına dağılmış otlamakta, sürünün etrafında bir kaç kadın sakin bir şekilde dolaşmaktadır. Durumda bir gariplik vardır. Çevre tepeleri kontrol ederken, tam Kartal tepenin zirvesindeki bir taşın üzerine oturmuş eli silahlı bir muhafız olduğunu fark eder. Otlayan sürünün koruması olduğu anlaşılan bu kişi, kayanın üzerine oturmuş, mavzerin dipçiğini taşa dayamış, namlu yukarı doru, kabadayı edasıyla durmaktadır.

Bizim korucu, bu fiili duruma, tek başına nasıl son verecektir? Cep telefonu olsaydı, belki arkadaşlarına haber verirdi. Kartal tepesinin üç cephesi uçurumdur. Zirveye, sadece, doğu yönü olan Kızılalan tarafından çıkılabilmektedir. Hemen kararını verir ve tepeye doğudan tırmanmak için süratle Burçakalanı başındaki boğaza iner. Bir elinde silah, diğer eliyle tırmandığı yamaçlardaki taş, ağaç ve çalıları sökercesine tırmanmakta, adeta, sarp yamaç ile boğuşmaktadır. Bedeninden çıkan ter ceplerindeki kağıtları bile eritmiş, yüzünden aşağıya akan sular, ince ve beyan tuz izleri oluşturmuştur.

Tepenin en üst noktasına yaklaşmıştır. Sürünün korumacısına gözükmeden ses mesafesine kadar yaklaşması gerekmektedir. Koruma birden fazla ise işi çok zor olacaktır. Daha sessiz ve dikkatli hareketlerle tepede oturan silahlı kişiye yaklaşır ve siper aldığı taşa yaslanarak, elindeki mavzeri ilerde sırtı dönük korumaya çevirip nişan alır ve birkaç saniye dinlenir.  Nihayet, gövdesini gizleyerek, olanca sesiyle “ silahını yere bırak, ayağa kalk, ellerini havaya kaldır” diye bir nara atar.  İlerdeki taşın üzerinde oturan adam birden irkilir ve kafasını geriye doğru çevirmeye yeltenir. Bizim korucu “ kafanı çevirme, dediğimi yap” diye tekrar bağırırken, aynı anda, silahının kurma kolunu “ şak, şuk, tak “ sesleri çıkaracak şekilde hareket ettirir. Bu seslerin anlamı “ mermi namluya sürüldü “ demektir.

Yaşanmakta olan kritik anın devamında, çaresiz kalan koruma silahını taşın üzerine bırakır, ellerini havaya kaldırır ve yüzünü geri dönmeden aşağıya doğru hareket eder. Belli bir mesafeye kadar uzaklaştıktan sonra, bizim korucu silahın yanına gelir ve yamaçlara dağılmış olan sürünün önlerine doğru birkaç kez mavzer atışı yapar. Sürüdeki davarlar ve kadınlar neye uğradığını anlayamaz. Çığlıklar ve meleşmeler arasında hepsi birden kendi sınır bölgelerine doğru kaçarcasına uzaklaşırlar. Silahlarla birlikte Kazancı dönüş yoluna koyulan korumacımız, Yörüklerin, sınırlarımızı geçmelerine izin vermemiş olmanın huzuru içindedir.

Taraflar arasındaki tartışma ve atışmalar, bazen çatışmaya dönüşerek devam ederken, 27 Mayıs 1960 günü ihtilal olur ve muhtarlar dahil tüm yönetimler görevden uzaklaşır. Kazancı muhtarlığını, zamanın okul müdürü Sayın Sami TUNCA üstlenmiştir. Her türlü çatışma durmuş, korumacıların elindeki köy silahları gizli bir yere saklanmıştır. Jandarma, varlığını bildiği bu silahların ortaya çıkarılması için muhtarlığa baskı yapmaktadır. Yeni muhtar da dahil, silahların kimde veya nerede olduğunu bilinmemektedir.

Karakoldan “ silahların, bir Kazancılı tarafından belli bir araziye terk edilmesi (bırakılması), jandarmanın da bu silahları arazi aramasında bulmuş olmaları “ önerisini getirir. Tartışmalar sonunda bu yol benimsenir ve Cükcü Mustafa’nın  (Gürbüz) ahırındaki samanların içinde gizlenmiş olan bu köy malı mavzerler oradan alınarak, evinin yakınındaki Süleyman’ın Mustafa (Erden) bağındaki yıkık çardağın damına bırakılır. Jandarma bir şekilde silahların yerinden haberdar olur ve oradan geçerken bulur. Böylece, nice zorluklarla temin edilen köy silahları elden çıkmış olur. Bal Ömer’de bulunan o özel mavzer ise, bir kaç yıl sonra, Yukarı Çukur mevkisindeki büyük bir Yörük tarlası ile takas edilir.

1978-1979 yıllarına gelindiğinde, sebepsiz bir tartışma daha yaşanır. Yazarımız (Şair) İbrahim ŞAHİN arşivinden aldığımız bilgiye göre, kavgalara kadar varan olaylar sonunda, Kazancı ve çevresinden Akpınar ve diğer yaylalara sebze ve meyve sayışı içim kimsenin gitmemesine karar verilir. Bu karara çevre köylerinden Akmanastır hariç uyulur. Akmanastırlıların pazara gitmesini önlemek için Aybaham çeşmesinde gece nöbetleri tutulur. Gelen yükler geri çevrilir. Kazancılı ve Akmanastırlı kavganın eşiğine gelir. Kırkkuyu’da, Yörükler tarafından, Gök Hasanın oğlu silahla taranarak yaralanır.  Neyse, olaylar daha fazla tırmanmadan akli selim davranışlar öne çıkar ve sorun giderilir.

Kızılalan çekişmesi yargıya intikal etmiş, dava yaklaşık 40 yıl kadar sürmüştür. Nihayet, 1980’li yılların ortalarında, hakimler, valiler, kaymakamlar, Jandarmalar ve tüm tarafların katılı ile alan ortasında bir keşif yapılır. Resmi evraktaki ve Kazancılıların anlatımlarındaki sınır, Güğül tepesi, Çandırın dar, Kartal tepesi ve Payamlı tepeye doğru uzanan sınır gerçek sınırdır. Yörüklerin iddiası ise, Kızılalan ve çevresini kendi sınırları içinde bırakacak bir sınır çizilmesidir. Yörükler, kayıtlardaki “ Çandırın dar “ olarak geçen yerin, Kızılalan ile Burçakalanı arasındaki boğaz olduğunu söylemektedir.

Keşif hâkimi, çevresinde duran yaşlı bir yörüğe hitaben “ sen söyle, Çandırın dar neresi? “ diye sorar. Yörük, eliyle Kızılalan –Burçakalanı arasındaki boğazı göstererek “  işte, Çandırın dar orası ” der. Bu cevabı duyan Kazancılılarda bir öfke ve uğultu oluşur. Bu sırada, mahalde bulunan merhum Bal Ömer, sinirine hakim olmaz ve sıçradığı gibi, konuşan yörüğün boğazını sıkar ve aynı zamanda “ yalan söyleyenin…………. mi? “ diye inanılmaz bir küfür savurur. Herkes donup kalmıştır. Hakimler ve valiler neler olup bittiği anlayamaz. Yetişen Kazancılılar Ömer Hocayı geri çeker ve oradan uzaklaştırır. Hâkim, konuşan yörüğe “ Çandır neresi, göster “ deyince, mecburen Kızılalan yukarısını işaret eder. Hâkim, yalanı sezmiş olup, “ bu nasıl iş, Çandır nerede, Çandırın dar nerede “ diyerek olayı bitirir. Bu keşif sonrası, Kızılalan ve çevresinin Kazancı arazisi olduğu kararı verilir ve olay sonuçlanır.

Nihayet, 1990’lı yılların ortalarına gelindiğinde, Körkuyu, Çukur ve Güğül tepesi yakınlarında yine anlaşmazlık çıkar. Taraflar mahkemeye gider. Keşif heyeti ile birlikte Kazancılılarda yollara düşerler. Kalabalık bir halk, Çukur mevkisine geldiğinde, üzerlerine, karşı tepelere gizlenmiş Yörükler tarafından yaylım ateşi açılır. Kaçıp gizlenecek bir taş, ağaç veya tepe yoktur. Herkes yerlere yatar ve yol kenarlarına sürünür. Neyse ki, yaralanan olmaz ve olaylar büyümeden önlenir.

Köy silahlarının elden çıkışı olayı ile ilgili bir bilgi daha verelim. Yıllar sonra, silahların bulunduğu çardak ve bahçenin sahibi olan merhum Süleymanın Mustafa oğlu Sayın Yusuf ERDEN ile İstanbul’da yaptığım görüşmelerde, olayın hemen kapanmamış olduğunu öğrendim. Silahı bulan jandarma, çardak ve bahçenin sahibi olan babası hakkında soruşturma başlatmış. İfadelerden sonra olay savcılığa intikal etmiş. Babasına “bu silahlar senin çardağında ne arıyor, kimin bu silahlar, senim mi? “ gibi nice sorular sormuşlar. Tabidir ki, olay hakkında hiçbir bilgisi olmadığını, silahların kime ait olduğunu bilmediğini, kimin oraya koyduğunu da bilmediğini söyleyip durmuştur. Yargılamanın sonu ne oldu bilinmiyor. Muhtemeldir ki, beraat etmiş veya takipsizlik verilmiştir.

Kazancılılar ile uzun bir ortak sınıra sahip olduğumuz Yörükler arasında yaklaşık 50 kadar süren olaylar unutulup gitmiştir. Bu olaylar sırasında kavgalar, yaralanmalar olmuş, hayvanlar telef edilmiş, olayların yargılanması Ermenek, Anamur ve Silifke adliyelerinde yapılmış, bazen hiç olaylarla ilgisi olmayan sessiz insanlar zararlar görmüşlerdir. Bu üç bölümlük yazımızda özetlemeye çalıştığımız dönem boyunca insanların dövülmesi, ağır yaralanması yaşanmış olmasına rağmen, şükürler olsun ki, hiç insan canı kaybı, yani ölüm olayı yaşanmamıştır.

Zaten, taraflar arasında kan davasına dönüşecek bir ortam hiç yaratılmamıştır. Bu zaman içinde ve kavga dönemleri dışında, taraflar arası ilişkiler inanılmaz dostluklarla sürmüş gitmiştir. Eskilerde, her Yörük ailesinin dostu olan bir Kazancı ailesi olur, sonbaharda, kışlık erzak hazırlamak isteyen Yörükler köyümüze, dostlarının evine yerleşir, günlerce, köy sokakları develerle dolar taşardı. Çocukluğumuzda, Akpınar pazarı başta olmak üzere, Çandır, Ortagöl, Beşkuyu, Kırkkuyu, Sarıova, Dokuzoluk, Gayagöl ve Ağaçtepe gibi uzak yerleşim yaylalarına sebze – meyve satmak için gittiğimi dün gibi hatırlıyorum. 

Yazan: Av. Naci SÖZEN, Şubat 2008 / ANKARA

Bu haber 2268 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Kültürümüz ve Anılarımız

Zafer Ustadan Nameler

Zafer Ustadan Nameler Kasabamızın yetiştirdiği ender saz ustalarından Zafer Altınsoy dan nameler....

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ “Kazancı’da Saya yapmak” Saya, Saya sallı deve Dört ayağı nallı deve Saya geldi gördün mü? Selam verdim aldın m...
19 MAYIS 1919 KURTULUŞA İLK ADIM18 Mayıs 2018

ANKET

Ermenek ve Anamur İl Olursa, Kazancı Nereye Bağlansın



Tüm Anketler

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve Yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi