Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Kazancılı İbrahim TÜRKER in Eğitim Başarısı

Kazancılı İbrahim TÜRKER in Eğitim Başarısı

Tarih 25 Mayıs 2010, 17:12 Editör Kazancı Haber

Kikayemizin konusu, Kazancılı İbrahim TÜRKER tarafından verilen olağanüstü eğitim mücadelesini ve gerçekleştirdiği sıra dışı bir başarının öyküsü olacaktır.

 
(Tilkinin Kaptığı Çarık Kimindir? )

           

                  Yayınlamakta olduğumuz Kazancı Hikayeleri ve Eğitim Mücadelemiz serilerini birlikte kapsayacak niteliklere sahip olan bu hikayemizin konusu, Kazancılı İbrahim TÜRKER tarafından verilen olağanüstü eğitim mücadelesini ve gerçekleştirdiği sıra dışı bir başarının öyküsünü özetlemek olacaktır.  Eğitim çabalarının, tüm Taşeli insanı için bir uğraştan  öteye, bir mücadele ve destan yazmak olduğu, eski yıllarda, ailesini, evini, köyünü ve yöresini terk ederek, uzak diyarların yollarına yayan olarak ve çocuk yaşlarda düşmüş olan bu öncü insanlarda ortak olan en önemli özellik, şartlar ve güçlükler ne kadar ağır ve aşılmaz olursa olsun “ başarmak zorunda olmaları “ gerçeğiydi. Bu ve benzeri hayat hikâyeleri, günümüz gençlerine ve gelecek nesillere “ geçmişi bilmek ve geleceği planlamak” açısından katkılar yapacak, hedefleri belirlerken cesaret verecek ve ülkemizin bu günlere gelişinde, canlarını, kanlarını, emeklerini ve ömürlerini harcayan büyüklerimizin anısı uğruna daha çok çalışılmasını teşvik edici olacaktır.

Kazancılı İbrahim TÜRKER, Yahyalar sülalesinden merhum Hacı Yahya ile Hocalar sülalesinden merhume Ayşe Hanımın oğlu olarak, 12 Mayıs 1928 yılında Kazancı Merkez Mahallede doğmuştur. Doğduğu ve çocukluk yıllarını geçirdiği dönem, Ulu Önder Atatürk liderliğinde kurulmuş olan genç Cumhuriyetimizin ilk yıllarıdır. Ülke çapında bir aydınlanma, çağdaşlaşma ve kalkınma seferberliği başlatılmış olmasına rağmen, dünya çapında etkisini sürdüren 1930 yılı ekonomik krizinin de dönemidir. Kazancı İlkokulu, efsane öğretmen merhum Sami ÖZTAŞ hocanın insanüstü gayretleriyle çevresine ışık saçmaya başlamıştır. İbrahim TÜRKER’in kendi kaleme aldığı özgeçmişinden öğrendiğimize göre,  henüz 5-6 yaşlarındayken, ailesi tarafından, dedesi olan merhum Abdurrahman Hoca’dan din bilgilerini öğrenmesi istenmiştir. Her akşam, yemeğini yedikten sonra, Yukarı mahalledeki dedesinin evine koşar, odanın ortasına tek başına diz çökmüş vaziyette oturur, dedesinin yatsı namazından gelmesini beklermiş.

Dedesinin evinde din dersi almakla başlayan bu ilk eğitimi 3-5 ay sürdükten sonra söylenen her şeyi kolayca ezberlemekte olduğunu göstermiştir. Bu duruma şaşıran dedesi, bir gün, babasına “ bu çocuk çok akıllı, her söyleneni hemen öğreniyor, onu ötesine bir okula göndermeye çalış “ şeklinde önemli bir tavsiyede bulunur. Bu tavsiye üzerine yeni açılmakta olan meslek okullardan birine gönderme konusu babasının aklına düşmüştür. Hatta ilkokul dönemlerinde, babasının, “seni gedikli okuluna göndereceğim” dediğini hatırlamaktadır. 1930’lu yılların sonlarına gelindiğinde, açılan öğretmen okulları, ziraat mektepleri ve askeri okullar gidilebilecek okullardı. Konya’da Askeri Ortaokul, Kayseri’de Astsubay Okulu ve Ereğli İvriz’de Öğretmen Okulu olduğu biliniyordu. Öğretmenleri Sami Bey’de okulunu bitiren öğrencilerden birilerinin ileri okullara gittiğini görmek için gayret sarf ediyordu. Nihayet, 1941 yılına gelindiğinde, ilkokulu bitiren çocuklardan Gözel Hüseyin oğlu Mehmet (Güzel), babasının isteği ve öğretmeninin gayreti ile bir ilk olarak İvriz Öğretmen okuluna gönderilmiştir. İbrahim Türker ve o dönem arkadaşları ilkokul son sınıfı okurken önlerinde bu örnek vardır.

Kazancı İlkokulunu 1942 yılında bitirecek olan çocuklardan kimlerin ileri okullardan birine gidebilecekleri tartışılmaya başlanır. Çocukların ailelerinin isteği, mali durumu, cesareti, çocuğun zeka durumu ve imtihanlar sonunda yukarıdan kayıt için emir gelmesi gibi aşamalar, kayıt için yollara düşmek, zahmet ve masrafları göze almak gibi hususlar arka arkaya sıralanmış engeller zinciri oluşturmaktadır. Benim, çocukluğumda, büyüklerimden öğrendiğime göre, o eğitim yılı içinde, devlet tarafından görevlendirilen bir heyet tüm okulları dolaşmış, son sınıfları derslerde denetlemiş ve zeki çocukları belirlemeye çalışmıştır. Bu heyet, Kazancı ilkokulundaki incelemeler sonunda,, öğrenci İbrahim TÜRKER’i kast ederek “ sınıfın köşesinde oturan, kara ve  ufak çocuğa dikkat edin, gözleri ışık  saçıyor “ demişlerdir.

Eğitim dönemi sona ermiş, öğretmen yardımı ile yatılı okula dilekçeler gönderilmiş, gelecek cevaplar beklenmektedir. Öğretmenleri Sami Bey, yaz tatili olması nedeniyle Ermenek merkezdedir. Öğrencilerini üst okullara gönderebilmek için resmi makamlarla irtibatını sürdürmektedir. Yıl içinde sınıflarında en zeki öğrenciler olarak, kendisi ile birlikte Gazi Hasan Ali oğlu Sami TUNCA ve Polis İbrahim oğlu merhum Dede UĞUZ seçilmiştir. Nihayet, bir güz günü Ermenek’teki hocalarından gelen bir haber hayatlarının akışını değiştirecek bir haber olur. Babalarıyla birlikte, evraklarını da alarak, acele şehre gelmeleri istenmiştir. Atlar hazırlanır ve bir gurup olarak yola çıkılır. Delallar bölgesinde Göksu çayından yürüyerek geçilir. Tabi ki, çocuklar atların üzerinde binilidirler. Babaları, yalın ayak suda yürümekte, çocukların attan düşmemesi için yan taraftan sıkıca onları tutmaktalar.

Yorucu bir yolculuktan sonra şehre varan ekip, hana yerleşir. Öğretmen Sami Bey bulunur. Evraklar doldurulur ve imzalanır, resmi makamlara teslim edilir. İvriz Öğretmen Okulundan (O zamanlar ismi İvriz Köy Enstitüsü) haber geldiğinde, kesin kayıt yaptırmak ve okula başlamak için İvriz yolculuğu yapacakları kendilerine bildirilir. Kazancılı bu 3 öncü çocuk ve aileleri köylerine dönmüş, gelecek haberi beklemektedir. Yeni eğitim dönemi başlamak üzeredir. Ailelerde, başka yatılı okullara da dilekçe gönderseydik lafları edilmektedir.

Eğitim döneminin başlamasına haftalar kala, 1942 yılı sonbaharında, yukarılardan gelen yazıda, Kazancılı İbrahim, Dede ve Sami ismindeki çocukların velileriyle ve evraklarıyla birlikte acele olarak İvriz okuluna gelmeleri emredilmiştir. Aileleri ve de çocukları tatlı bir heyecan sarmıştır. Atlar, heybeler, eşyalar ve yiyecekler yine hazırlanır ve gurup olarak yollara düşülür. Bu ekibe askerlik hizmeti için giden Kazancılı merhum İbrahim TOKSOY’da katılmıştır. Ermenek hanında toplanan ve tüm çevre köylerden gelen öğrenciler, askerler ve gurbete giden işçiler, yolculuğa klavuzluk ve taşımacılık yapacak olan “ katırcıların” ortaya çıkmasını beklerler. Katırcılardan hiç biri bu yolculuğa çıkma konusunda istekli olmaz. Bizim öğrencilerin zamanı daralmaktadır.

Katırcının katılmadığı yolculuğun bir gurup olarak başlatılması kararlaştırılır. Yanlarındaki eşya, yiyecek ve diğer yükleri azaltılacak ve hayvanları geri götürecek olan kişi ile Kazancıya gönderilecektir. Yolculuk zahmetli ve uzun bir yolculuk olacaktır. Bu sırada, Hocamız Sami TUNCA’dan aldığım bilgilere göre, kendi babası hayatta olmadığı için yanında amcası vardır. Diğer iki arkadaşının babaları yanlarındadır. Nihayet, yükler sırtlanır, çocukların ellerinden tutulur ve katırcısız olarak Yellibel-Tekeçatı istikametine doğru yamaçlara tırmanılır. Yolculuğun hangi güzergâhtan gideceği, nerelerde konaklamak zorunda oldukları, havaların kötüleşmesi ve diğer tehlikeler, hastalık ve de ölüm durumlarında nasıl hareket edileceği şehirdeyken kendilerine tembihlenmiştir. Yine, Sami Hoca’nın anılarına göre, bir yolculuk esnasında, boğaz köylerin birinden askere giden bir genç yolculukta aniden ölmüş ve oracıkta defnedilmiş ve yolculuk devam etmiştir.

Yola çıkan guruba verilen yol güzergâhına göre, üç gece geçirildikten sonra ve 4. günün akşamı Karaman Kervansaray hanına varılabilecektir. İlk günün akşamı ulaşmaları gereken noktada bir büyük in vardır. Ekip geceyi bu inde geçirecek ve sabahla birlikte sağlıkları yerindeyse yola devam edeceklerdir. Yanlarında taşıyabilecekleri kadar bir kaç çamaşır ve hafif eşya mevcuttur. Yolculuğun belli safhalarında, ayakları kabaran ve güçleri tükenen çocuklar, velileri tarafından  “höbüc “  edilecektir. Katırcı, ekipte olsaydı, para karşılığı, çocuklar, sırayla katıra binebileceklerdi.

Derelerden ve tepelerden geçen dar ve kayalık yollardan ilerleyen yolcular yorulmaya başlamış, küçük çocuklar elleriyle böğürlerini (bellerini) tutmaktadırlar. Babalarını korkutan, çocuklardan birinin bir karın ağrısı veya böbrek sancısı gibi dayanılmaz bir hastalığa tutulmaları konusudur. Bir tepe aşılır, arkasında daha büyük bir dağ çıkar. Bu dağ aşılır, başka bir geçilmez vadi gözükür.  Bedenler yorulmuş, ayaklar şişmiş, hafif olan yükler ağırlaşmış ve akıllar, konaklanacak Ayı ininin artık gözükmesine kilitlenmiştir. Geceyi geçirecekleri Ayı inine gelindiğinde herkes bir tarafa savrulur. Ayakkabı ve çarıklar çıkarılır, ayaklara sarılan bezler açılır ve taşlar üzerine serilir. Yanlarında taşıdıkları yiyeceklerden biraz yenir ve vakit geçirmeden yatma hazırlığı başlar.

Gece bu in içinde geçirilecektir. Alt zemin taş ve üzeri keçi gübresiyle örtülü, üst tavan taş ve kuşların yuvasıdır. Yanlarında ne yorgan ne döşek mevcuttur. Bazı hazırlıktan sonra yat saati gelir. Babalar, bir birine sırtlarını vererek yatacak,  çocuklarını da kucaklarına alacaklar, böylece, çocukları üşümesi önlenecek ve bir birlerinin vücut ısılarından karşılıklı faydalanmaları ile gereksiz ısı kaybına mani olunacaktır. Bu yatış sistemi, Kırkkuyu yaylasında, ilkbaharda ekin ekerken, sayvantlarda yatış esnasında da uygulanan yöntemdir. Gecenin karanlığı çökmüş, hava giderek soğumuş, dışarıda vahşi hayvan ve gece kuşlarının naraları yankılanmakta, yorulan bedenler bir bir uykuya dalmaktadır. Tan yeri ağarmadan önce, gözün gözü görmediği bir sırada, uyuyanların ayakucunda bir patırtı kopar. Çevreden yaklaşan karnı aç bir tilki, ayakuçlarında duran ve taze deriden yapılmış bir çarığı kapmış ve kaçmaya başlamıştır. Saldırıya uğradığını sanan herkes, rastgele bağırmakta, bir birini cesaretlendirmek için “davran, korkma, koş, vurun, yakalayın  “ gibi kelimeler sarf etmektedirler.

 ( Kim Bu Kazancılılar? )

              Kazancılı “ Eğitim Öncüsü “ üç çocuk ve velilerinden oluşan yolcu ekibimiz, Ermenek’ten çıktıkları uzun ve yorucu olacağı belli olan yolculuklarının ilk gününün gecesini Ayı ininde, sırt sırta yatarak geçirdiler. Yorgunluktan ve gecenin ayazından kaskatı olmuş bedenlerle alaca karanlıktan uyandılar. Çarıklarını da kurnaz tilkiden kurtardıktan sonra, azık kabından bir kaç “ dıkım “ (yufka ekmek parçaları ) yediler. Akşamdan, çevredeki taşlara serilmiş olan bezler tekrar ayaklara sarıldı, üzerine çarıklar giyildi ve sıkıca bağlandı. Gün boyu devam edecek olan yolculuk tekrar başladı.

Yolculuğun bu ikinci gününün öğle saatlerinde ünlü “Ecel Deresi“ yamaçlarına ulaşılmıştı. Yöre  insanı gurbet yollarına düştüğünde, mutlaka aşması gereken bu derin ve dar  vadi, kış ve bahar mevsimlerinde fırtına ve karlı-tipili yağışına tutulan nice yolculara aman vermemiş,  yollarını kaybettirmiş ve sığınacak bir yer bulana kadar can vermelerine ortam hazırlamıştır.  Bir mola verildikten sonra “ bedenimiz soğumadan yola devam “ kararı ile ve bir gayretle uzun vadi geçilmiş ve uzaktan “ Yarasa Burnu “ gözükmüştü. Bu uçurumun tepesinde bulunan inde ikinci gecelerini geçireceklerdi.

Yorulmuş ve kızarmış ayaklar yerde sürünür vaziyette mesafeler tüketilerek Yarasa İnine varıldı. Herkes halsiz kalmış, küçük bedenler hem halsiz, hem mecalsiz kalmıştı. Yatma hazırlıkları hemen başladı. Çarıklar çıkarıldı, bezler taşlara serildi, azıklardan birkaç parça yemeye çalışıldı. Çevreden toplanan kuru otlar, ağaç kabukları ve dallar yere yatak niyetine serildi. Sırt sırta verilerek uyumaya çalışıldı.  Sabahın erken saatlerinde yol hazırlıkları tamamlanarak üçüncü günün yürüyüş komutu verildi. Herkes biliyordu ki,  planlandığı şekilde yol alabilirlerse, akşama Bıçakçı Boğazı’nda bir köyün köy odasında olacaklardı.

Güçleri tükenmiş vaziyette ve ayaklarını yerde sürüyerek ilerleyebilen ekibimiz, uzaktan, köy camisinin minaresini görünce yüzlerde zoraki bir tebessüm belirdi. En azından, bu geceyi bir yatakta geçirecekler, belki de sıcak bir yemek yiyeceklerdi. Köy girişinde karşılaştıkları küçük bir kız çocuğuna “ kızım köy odası nerde? “ diye sordular. Bu sorularla çok karşılaştığı belli olan çocuk “ ilerdeki evin arkasında, siz oraya gidin, ben muhtara geldiğinizi haber vereyim “ diyerek oradan uzaklaştı. .

Köy odası olarak kullanılan binanın kapısından giren yolcular, ayaklarını ve sırtlarını (elbiselerini) çıkarmaya koyuldular.  Kapıdan içeri giren ve muhtar olduğu sanılan kişi, yolcuların halini, özellikle, çocuk yaştaki bu üç öğrencinin durumunu izledikten sonra şaşırmış bir bakışla “ yolculuk nereye ? “ diye sordu. Konuşmalar sonunda, muhtar, yemek göndereceğini, ilave yatak getireceğini söyleyip ayrıldı. Evlerden gelen sıcak yemekleri yiyen yolcular, zorunlu ihtiyaçlarını giderdikten sonra hemen yerlere serilmiş olan taşlaşmış kılıf döşeklerin üzerine uzanıverdiler.  Gelip geçen yolcular tarafından yıllardır kullanılmış olan bu sert yatak, iki geceyi inlerdeki taşların üzerinde geçirmiş olan ekibimiz için yünden yapılmış lüks bir  yatak yerine geçmişti.

Sabahın erken saatlinde yolculuk tekrar başladı. Akşama Karaman’da olmaları lazımdı. Aşılmadık tepe, yürünmedik vadi, atlanmadık dere ve basılmadık taş kalmamıştı. Gündüzün aydınlığı akşamın karanlığına dönmek üzereyken şehre girilmişti. Birkaç kişiye sorduktan sonra, Ermenek yolcularının toplanma yeri olan Kervansaray Hanı’na ulaştılar. Burada, Ermenek yönüne gidecek yolcular da vardı. Hemen yakındaki çay ocağından çaylar içildi, çorba ve köpük helva yendi. Ereğli istikametine nasıl gidileceği etrafa soruldu. Yorgunluktan oldukça hırpalanmış vücutlar han odalarında uykuya daldı.

Bu yolculuğun yapıldığı yıllarda, Nazi Almanya’sı, yıldırım hızıyla tüm Avrupa’yı işgal etmiş, milyonlarca Yahudi asıllıyı imha etmiş, ordularının bir kolu Moskova istikametinde ilerlerken, bir kolu Afrika’ya saldırmış, diğer bir kolu da Yunanistan ve Bulgaristan topraklarını işgal ederek batı sınırlarımıza dayanmıştı. Türkiye’nin,  müttefikler safında ve Almanlara karşı savaşa girmesi için ağır bir baskı uygulanıyor, zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ de, bu baskılara zeki bir şekilde karşı koyarak yabancı liderleri oyalıyordu. Her ihtimale karşı, Trakya sınırımıza yığınaklar yapılıyor ve silah altındaki askerler takviye ediliyordu. Bu takviye kapsamında, önceden askerliğini yapmış olan 1326 tertip kişiler “İhtiyat Askeri“ adı altında silah altına alınmış ve batıya sevk edilmişlerdi. Bu şekilde silah altına alınmış olan hepsi merhum Akbaş Hüseyin (Çelebi/ Yukarı Mahalle), Alime Velisi (Bulut/Bucak) ve Deli İbrahim (Çelebi/Yukarı Mahalle) isimli kişilerle sağlıklarında bu dönemlerle ilgili olarak anılarını dinlemiştim.

Kazancılı yolcular derin bir uykuya dalmışlardı ki, kara trenle istasyona inen bir gurup Ermenekli hana ulaştı. Mevcut yolcuların hangi köylerden olduklarını gece görevlisine sordular. Uyumakta olan yolculardan bir gurubun Kazancılı olduğu, yanlarında da henüz ilkokul çağında üç çocuk bulunduğu, dört gündür yürümekte oldukları bilgilerini alınca duyduklarına inanamadılar. Komşu köylerden (Akmanastır) olan bir yolcu durumu anlamak için “ durum bakayım, kimmiş bu garip Kazancılılar ? “ diye bağırarak onların kapılarını açıp içer daldı. İvriz Köy Enstitüsü yeni açılmış, varlığını bilen bile yoktu. Yataktan gürültü ile fırlayan bizimkiler baskına uğradıklarını sanarak korkuya kapılırlar. Neden sonra tanıdıkları bir hemşeri ile karşılaşırlar. Çocukların okul için götürüldüğünü söylerler. Bunca çekilen zahmetleri dinleyen komşu duyduklarına inanmak istemez. Alman işgali bekleniyor. Okulun devam etmesi bile şüpheliyken maceraya gerek var mı ? diye düşünerek “bu körpe çocuklara nasıl kıydınız?”  şeklinde mırıldanır.

Kazancıdan yolculuk başlamıştır bir kere ve dönüşü de yoktur. Sabahın erken saatlerinde tekrar yola koyulan ekibimiz, tren istasyonuna kadar yürür  ve Ereğli istikametine gidene canlarını atarlar. Trenden, İvriz köyüne en yakın istasyonda ineceklerdir. Nihayet, inecekleri istasyona gelinmiş ve tren acı sesler çıkararak durmuştur. Ekibimiz bir telaş içinde kapıdan kendilerini istasyona atar. Yolculuk daha bitmedi. İvriz köyünün nerede olduğu sorulur. Gösterilen istikamete yürünecek, arkalarından bir kamyon gelirse ücreti verilerek binilecek, gelmezse de yürümeye devam edilecektir. 

 Ellerinde torbaları, gözleri ilerde gözükmesi muhtemel bir okul binasını arayan, kulakları da, arkalarından yaklaşacak bir arabanın motor sesini duymaya odaklanmış üç çocuk ve üç yetişkin adamdan oluşan Kazancılı yolcular, “ha gayret, davranın, az kaldı, bir adım daha“ sesleri arasında, köylü ifadesiyle “  böğdelenmiş “ gibi bir görünün içinde, beyinlerinden gelen emirlere itaat etmeyen ayaklarıyla savaşmaktadırlar. Bir gürültüyle bakışlar geriye çevrilir. Bir kamyon yaklaşmaktadır. Yolcuların el, kol ve torba sallamalarına uyan şoför, kamyonu durdurur. İvriz okuluna gittiklerini duyunca, ücretlerini alır ve kasaya bindirerek tozlu yola koyulur.

Köylerinden ilk defa ayrılmış olan bu üç çocuk, yolculuk sırasında gördükleri her şeye, şaşkınlık, merak ve hayretle bakmaya devam ediyordu. Hayallerinde canlandırdıkları okulu, geniş bir alana yayılmış ve büyük binalardan oluşan bir mekan olarak düşünüyorlardı. İçlerinden, ders sınıfları nasıldır ? bizleri kimler ve nasıl karşılayacak? gibi sorulara cevaplar hazırlıyorlardı.

Bu denli karmaşık hayaller ve büyük beklentiler içinde kamyon kasasında olan öğrencimiz İbrahim TÜRKER, yıllar sonra kaleme alınmış anılarında şunları yazacaktı. Özetle ; “ ben erişilmez hayaller ve karmaşık düşünceler içinde etrafı keşfetmeye çalışırken, üstü açık kamyonumuz,  ağaçlı bir yolda ilerliyor, rüzgârla oluşan toz bulutları başımızın üzerinde savruluyor, bizi bir çarşaf gibi sarmalıyordu. Kamyon, ağaçsız bir araziye girdi. Yol çok bozuk ve inişli çıkışlıydı. Araç sağa sola yattıkça, kasadaki bizler de bir yandan öbür yana yuvarlanıyorduk. Bu vaziyette bir müddet gittikten sonra, kamyon, inşaat sahasına benzer bir alanda durdu. Etrafta, bir kaçı bitmiş, bazıları inşaat halinde, bazılarının temeli henüz atılmış binalar gözüküyordu. Kamyon şoförü “ işte, burası, kayıt yaptıracağınız Enstitü “ diye bağırarak arabadan inmemizi işaret etti. Hepimiz şaşkınlık içindeydik. Burada oluş nedenimizi biliyorduk, fakat bu şekilde gözüken bir yerin nasıl okul olacağına akıl erdiremiyorduk. Babalarımızın sürekli tekrarlamakta olduğu “ADAM OL” arzusunu burada nasıl gerçekleştirecektik? Hepimiz bu şaşkınlıklar içinde, torbalar elde olmak üzere yere hopladık. Kamyon bir toz bulutu bırakarak gözden kayboldu. Bu durum karşısında, kişisel olarak ilk anda içine düştüğün bu hayal kırıklığı, yerini,  somut olayların bir birini izlemesi sonunda, öğrenim ve eğitim ufkumun genişlemesine bırakacaktı.”

 
( Bu Türkçe Notu Niçin Düşük? )
 
            Kazancılı “ eğitim öncüsü “ üç küçük çocuk, Ereğli şehrinden bindikleri kamyon kasasından, şoförün işaretiyle indikleri bir dere kenarında, varmaya çalıştıkları okul olduğu işaret edilen şantiye görünümündeki sahaya şaşkınlık içinde bakıyorlardı.  Babaları hemen Kazacıya dönüş yolculuğuna koyuldular. Bu merkezde 5 yıl sürecek olan eğitime başlamak için kayıtlarını yaptırdılar. Herkese baba mesleği ve bir usta yanında çırak olarak çalışıp çalışmadığı kayıt esnasında soruluyordu. Bu sorular doğrultusunda okul inşaatında öğrencilerin hangi işlerde görevlendirilecekleri tespit edilmeye çalışılıyordu. Zamanın savaş ve kıtlı yılları olması nedeniyle, okul yapılması için ne ödenek, ne kontrol, ne destek ve ne de yardım vardı. Okuyacakları binaları çevreden toplanan usta ve işçilerle, öğretmenler, memurlar ve öğrenciler yaparken, bir taraftan eğitime de devam ediliyordu.

Kazancılı öğrenciler kısa zamanda kendilerini kabul ettirdiler. Sağlık Kolu, Kütüphanecilik Kolu ve Temizlik Kolu başkanları Kazancılı öğrencilerdi. Kahramanımız İbrahim TÜRKER, bu kolların başkanlığını yaptı. İnşaatlarda, duvarcılık ve marangozluk işleri dâhil amelelik işleri yaptı. Eğitimin sürdüğü 5 yıl boyunca sonbaharda gidiyorlar, yaz başında Kazancıya dönüyorlardı. Okula giderken babalarının ceplerine koyduğu 25–30 TL parayla bir yıl idare ediyorlar ve tekrar köye dönüyorlardı. Bu dönem içinde, Ecel Deresi ve Bıçakçı boğazını 8–10 kere geçmiş oluyorlardı. Eğitimin son yıllarında, Bucakkışla, Yellibel ve Ecel Deresinden geçen eski Karaman-Ermenek yolu açılmıştı. Bu yolda, araba kullanabilen ve keskin virajları tek manevra ile dönebilen zamanın meşhur şoförü Yarasa Ahmet’in kamyonunun kasasında yolculuk ettiler. Bu kamyon yolculukları, önceki yılların yürümesi yanında çok lüks bir gelişme sayılmıştı.

İvriz Köy Enstitüsünde geçen ilk günlerini, basıma hazırladığı ve adını “ Anılarım ve Düşüncelerim “ olarak belirlediği kitap taslağından okuyalım. “ biz köyden 3 çocuktuk. İlk defa gurbete çıkmıştık. Bir birimizden hiç ayrılmıyor, başkalarıyla konuşmuyor, sadece kendi aramızda sohbet ediyorduk. Bizden önce, başka bölgelerden gelenler, kendi aralarında guruplar halinde toplanmışlardı. Bu sırada, boz renk elbiseli biri aralarda dolaşıyordu. Her guruba bir şeyler söylüyordu. Bizim yanımıza geldiğinde ise, öyle ürkek ürkek durmayın, diğer arkadaşlarınızla kaynaşıp konuşun, tanışın, dedi. Elindeki düdüğü çalarak herkesi tek sıra olarak karşısında topladı. Sonradan öğrendiğimize göre, bu kişi, küme öğretmenimiz Nemci MUTLU idi. Öğrenciler baştan başlayarak rakamları saydılar. Tek rakam sayanlar öne çıktı. Ben çift olduğum için sıramda kalmıştım. Diğer iki köylüm olan Sami ve Dede tek sayı ile benden ayrılıyordu. Böylece, A gurubu 140 numaralı öğrenci olarak okul kaydım düşülmüş oldu. Bir üst sınıf öğrencisi, hepimize, ayakkabı, çamaşır, elbise dağıttı. Bu sırada, önce yıkanacaksınız, sonra, çamaşır ve elbiselerinizi giyeceksiniz, demeyi de ihmal etmedi.”

İvriz okulu yeni açılmıştı. 1940–1948 yılları arasında ülke çapında açılmış olan okullar arasında 17. sırada yer alıyordu. Binaların inşaatları yıllar boyu devam etti. Öğrenciler üç katlı ranzalarda yatıyorlardı. Sabah temizliğini, okulun kıyısında açıktan akan bir derenin kenarında, bazen buzları kırarak yapıyorlardı. Sabah kahvaltıları, bir tabağa konmuş bir çay, bir dilim ekmek ve birkaç zeytinden ibaret olurdu. Bu zor şartlar, bizim köylülere hiç ağır gelmiyordu. Çünkü onlar daha ağır şartları yaşadıkları köyden ve aşılması güç dağlardan gelmişlerdi. Sayın İbrahim TÜRKER, anılarında bu günleri kaleme alırken “ içinde yaşamakta olduğumuz olaylar bize çekilmez gibi görünse de, hayallerimiz ve aklımızda yer eden amaçlarımız bize güç veriyordu. Seçkin yazarlarımızdan Adnan BİNYAZAR, Masalını Yitiren Dev isimli kitabında yer alan  “ insan mutlulukların yarattığı güvenle ayakta durur “ cümlesini aklımdan hiç çıkarmıyordum “  cümlelerine de yer veriyordu. İkinci Dünya Savaşının her tarafı kasıp kavurduğu, kıtlık ve yokluğun kol gezdiği yıllar, öğle yemeklerini kuru üzüm ve ekmekle geçirdikleri günlerde bile çok mutluydu. Üzüm hoşafı ve ekmek ikilisinin, Çanakkale Zaferini yaratan askerlerimizin de değişmez öğün yemeği olduğunu hatırlayalım.  Ereğli ilçesinde bir okulun çatısını, bir gurup arkadaşıyla onardıkları gün kendilerine ikram edilen bir dilim ekmek ve bir kase muhallebiyi yerken de mutluydu.

Okula yeni katılan öğrencilerin, kısa sürede, ortama ve eğitim sistemine uyum sağlamaları için yoğun bir çaba harcanmıştı. Köy Enstitülerindeki eğitimde, bilgi ve beceriyi artırmaya dayalı ve iş içinde eğitim ilkesi benimsenmişti. Öğretim süresi itibariyle, 114 hafta kültür dersleri, 58 hafta tarım ve uygulaması dersleri, 58 hafta teknik dersler ve uygulaması, 6 hafta yıllık tatil. Tatiller her küme için farklı aylarda ve dönüşümlü olarak veriliyordu. Dersler dışında, toplu yapılan söyleşiler, öğretmenlerin bilgilendirme toplantıları, halk oyunları çalışması, eğlenceler, okuma saatleri ve beceri artırma çalışmaları gibi etkinlikler uygulanırdı.

Yıllar boyu süren derslerde, olağanüstü bir başarı elde eden İbrahim TÜRKER, herkes tarafından tanınır olmuştu. Pratik zekâsı, derin hafızası, hareketliliği ve yorulmadan çalışması haklı bir takdir topladı. Okudukları 13 dersin 12’sinin ortalaması 10 (tam puan) not olarak bitirme karnesine geçmişti. Sadece, Türkçe dersi 7 ortalamaydı. Bu arada, diğer öğrenciler olan merhum Dede UĞUZ ve Sayın Sami TUNCA’NIN notlarının da çok yüksek olduğunu hatırlatalım. Bu karneyi gören bir öğretmeni, şaşkınlık içinde “ bu Türkçe dersi niçin 7 not ortalamasında“  diye bağırıyordu. Türkçe dersleri işlenirken, bazı konularda öğretmeniyle aynı görüşü paylaşmayan ve öğretmenin söylediğinin aksini savunan Kazancılı İbrahim, bu davranışını hep sürdürmüş, her farklı görüşü savunduğunda sonradan yapılan araştırmalar sonunda öğretmenin fikrinin doğru olmadığı ve Kazancılının savunduğu fikrin doğru olduğu görülmüştü. Öğrencisi ile öğretmeni arasında yaşanmış olan bu fikir ayrılıklarından hep öğrencinin haklı çıkması sonrasında öğretmende olumsuz bir kanaat oluşmuş ve imtihanlarda not kırmak için bahane arar hale getirmişti. Bu olumsuzluğa rağmen ancak bu kadar kırabilmişti. Sami Hocanın hatıralarından derlediğimize göre, okulda, Ermenek kaynaklı toplam 37 öğrenci vardı. Bu öğrencilerin her biri çağrılacağında “ hey Ermenekli “ diye seslenilirdi. Sadece, Kazancılı bir öğrenci çağrılacağında “ hey Kazancılı “ denirdi. İşte, Kazancılıların çalışkan ve başarılı kişiler olduklarını tüm insanların beyinlerine kazımış olan bu eşsiz büyüklerimizi hatırlayalım, unutmayalım ve unutturmayalım diyoruz. Onların hatırları ve başarıları önünde saygı ile ediliyoruz.

Beş yıllık eğitim tamamlandı ve öğrencimiz “ Pekiyi “ derecesiyle mezun oldu. Bu mezunların köylerde öğretmenlik yapmaları dışında bir seçenekleri yoktu. Bu yıllarda açılmış olan Yüksek Köy Enstitüleri kısa bir zaman içinde kapatılmıştı. Eğitimin son aylarında, liseler için öğretmen yetiştirmeye yönelik olarak açılan ve sayıları sınırlı olan Eğitim Enstitülerine, başarılı öğrencilerden bazılarının kabul edileceği söylenmekteydi. Öğrencimiz İbrahim, mezuniyet derecesine güvenerek “ bir kişi bile yüksek okula gitse o ben olurum” diye aklından geçiriyordu. Bu sırada, matematik öğretmeni Enver İDİL,  İbrahim TÜRKER’İ yanına çağırarak “ seni Balıkesir Eğitim Enstitüsüne göndermeyi düşünüyoruz” demişti. Bunu duyan öğrencimiz bir üst eğitim hayallerinin gerçekleşeceği inancını canlı tutmaya çalışıyordu. Bu söylentiler ortalıkta dolaşırken, resim öğretmeni Hüseyin ÖZCAN, onu yanına çağırarak “ sen ve bazı arkadaşlarını yarından itibaren kursa alacağız ve kurs sonunda sizleri Ankara Gazi Eğitim Enstitüsüne göndereceğiz” dedi. Okul yönetimi tarafından alınmış olan karara dayalı olan bu haber daha güzeldi. Kazancılı İbrahim TÜRKER ve Dede UĞUZ ile Mehmet KARAMAN, Mevlüt KOCA ve İrfan YILMAZ’DAN oluşan süper başarılı 5 kişi hemen özel kursa alındı.  Bu kursu planlayan ve uygulayan öğretmen Hüseyin ÖZCAN, Ermenekli bir kişi olup, daha sonra, Gazi Eğitim ve 1958 yıllarında Ermenek Ortaokulu öğretmenliği de yapmıştır. Bir ömrünü bölge insanımızın okuması, aydınlanması ve meslek edinmesine harcamış olan bu idealist Atatürkçü eğitimciyi rahmetle anıyoruz.

Gazi Eğitim için seçilen 5 öğrenci bir ay süren kurs boyunca, kendilerine verilen temalar ve resim tekniklerine göre resimler yapıyor, belirlenen bir tez konusunda doküman ve takdimi hazırlıyordu. İbrahim TÜRKER tez konusu olarak “İvriz Kabartmaları”’nı seçmişti. Kurs sonunda hazırlanan resimler, tezler ve takdim notları okul tarafından Gazi Eğitime gönderildi. Genç eğitimciler kuralarını çekmişler ve gidecekleri okullar belli olmuştu. Merhum Dede UĞUZ Kazancı İlkokuluna gidecek ve kendi köyünde olduğundan Gazi Eğitim çağrısına cevap vermeyecekti. İbrahim TÜRKER ise Karaman yakınlarındaki Mandasun  (eski adıyla) köyüne gidecekti.

Cumhuriyetin genç ve idealist öğretmenleri, 5 yıl boyunca kader birliği yaptıkları, her an birlikte oldukları arkadaşları ve öğretmenleriyle toplanarak eğitim andını içtiler, vedalaşarak ayrıldılar. Karaman yakınlarında bir ova köyü olan Mandasun’a gitmek için Ereğli’den trene binen genç eğitimci, yaklaşık 2 saat sonra köy civarındaki istasyondaydı. Memurun anlatımına göre, çantasını omuzlayarak yola düşen kahramanımız, 45 dakika yayan yürüdükten sonra merak edilen köye ulaştı. Köy çıplak bir tepenin eteğine kurulmuş, toprak düz dam evlerden oluşan, bir kaç akasya ağacından başka yeşilliği olamayan, her tarafı toprakla kaplı bir yerdi. Köy girişinde gördüğü bir kişinin yardımıyla okulu ve eğitmeni buldu. Okulu gezdi ve kendisini öğrencilerine ders anlatacağı saatlere hazırlamaya başladı. İlçe İlköğretim Müdürlüğü, ilk maaşı olan 75 TL parayı kendisine ödedi. Bir yıl boyunca 30TL parayla idare eden bir Kazancılı için bu para büyük bir servetti. Okuluna yeni ısınmıştı ki, daha bir ay bile dolmadan İvriz’den gelen bir haber onu Gazi Eğitim için okula çağırıyordu.  Hemen toparlanıp İvriz okuluna döndü. Diğer arkadaşları da gelmişti. Okul idaresi gerekli evrakları hazırlayarak kendilerine verdi ve hemen sınava girmeleri için Ankara Gazi Eğitim yoluna koyulmalarını söyledi. Gönderilen tez ve bireysel resimler sonunda bu öğrenciler sınava çağrılmışlardı. Nihayet, hayaller, umutlar ve mutluluklar yönünde ilerlemekte olan sürecin bu safhasında üstün başarılı  kişiler, ellerinde evrakları olduğu halde bindikleri ilk trenin içinde son istasyon “ Ankara Garı “ diyerek yolcu olmuşlardı…

( Kazancılı Bir Lise Öğretmeni )

Ereğli İvriz Köy Enstitüsü mezunu olan, üstün başarılı dört İlkokulu Öğretmeni, okullarının teklifi üzerine, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü giriş sınavlarına katılmak üzere, kara tren ile gece yolculuğu yaparak, bir sabahın karanlığında, kendilerini, tarihi “Ankara Garı/ Tren İstasyonu“ ortamında buldular. Bu başarılı gençler, Mehmet KARAMAN, Mevlüt KOCA, İrfan YILMAZ ve Kazancılı İbrahim TÜRKER’di. Sınav için seçilen beşinci kişi olan Kazancılı Dede UĞUZ, Kazancı İlkokulunda başlamış olduğu öğretmenliği bırakmak istemediğinden sınav yoluna çıkmamıştı.

Ankara Tren Garı,  Milli Mücadele sürecinden itibaren, nice yolculukların başladığı ve bittiği yer olmuş, Ulu Önder Atatürk ve silah arkadaşları,  coşkulu törenlerle, sayısız kere buradan uğurlanıp karşılanmışlardı. Ankara’yı ilk kez gören bu genç eğitimciler, yüzlerinden okunan heyecan ve sevinç duyguları içinde, meraklı bakışlarını çevrelerinde gezdirirken, yerini sordukları Gazi Eğitim’e bir an önce ulaşmayı istiyorlardı.

 Kazancılı İbrahim TÜRKER, diğer arkadaşları gibi, elinde sımsıkı tuttuğu resim malzemesi torbası ile Gazi Eğitim kapısından içeri girdi. Türkiye’nin dört bir yanındaki Köy Enstitüsü, Liseler ve dengi okullardan seçilmiş başarılı kişiler, son kez tabi tutulacakları bu seçme sınavı için okul bahçesini doldurmuşlardı. Saatler dokuza yaklaşırken bir yetkili kalabalığa yaklaşarak sınav hakkında bilgiler verdi. Herkese resim malzemeleri dağıtıldı. Katılımcılardan, bir yağlıboya resim yapmaları istendi. Ellerindeki malzeme torbalarını duvar diplerine bırakan genler, verilen resim malzemesi ile bahçe duvarlarının diplerine dağılmıştı. Herkes gibi İbrahim TÜRKER’DE çok heyecanlıydı. Sınavı kazanamaz ve Karaman’ın Mandasun köyüne geri dönmek zorunda kalırsa ne yapacaktı.

Sınav sonuçları aynı gün akşamüstü açıklandı. İvriz’den gelen bu dört kişi de sınavı kazanmıştı. Köy Enstitülerinden gelip sınavı kazananların sayısı 10 kişi, tüm okullardan gelip sınavı kazananların sayısı 40 kişiydi. Bu yoğun ilgi ve başarı nedeniyle, Gazi Eğitim bünyesinde “ Resim-İş “ bölümüne ikinci bir şube (sınıf) açılmıştı. Çekilen kuralar sonunda Kazancılı İbrahim TÜRKER A grubuna, diğer 3 arkadaşı da B grubuna düştüler. Hayallerinde yaşattığı “ Yüksek Öğrenim Görmek “ hedefi gerçekleşmeye başlamıştı. Bu merkezdeki eğitimini yine üstün bir başarı ile tamamlayarak 1950 yazında Resim-İş /Lise-Ortaokul Öğretmeni olarak mezun oldu.

Kazancılı İbrahim TÜRKER, yüksek öğretimini de tamamlamış olarak, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kura ile yerleri belirlenecek öğretmenler arasında yer almıştı. Kurada Kayseri Lisesi çıktı. Sonuçtan çok memnundu. Fakat yakın arkadaşı olan Kayserili Mehmet KALAYCI koşarak yanına gelip, kendisinin İslâhiye Ortaokul, Resim-İş Öğretmenliği kurasını çektiğini, kura yerlerini değişirlerse memleketi olan Kayseri’ye gidebileceğini söyleyerek, teklifini kabul etmesi konusunda yalvaran ifadelerini ısrarla tekrarladı. İbrahim TÜRKER, arkadaşına “ benim yetişme ilkelerime göre Anadolu’nun her köşesinde hizmet vermek benim için mutluluktur, sorun değil” diyerek kura yeri değişme teklifini kabul etti.

Gazi Eğitim mezunu genç öğretmenler, Ağustos 1950 ayı maaşını peşin alarak, üç yıl birlikte oldukları arkadaşlarıyla vedalaşıp, Eylül ayında yeni görev yerlerinde olmak üzere Ankara’dan yurda dağıldılar. Kazancıda bir ay izin kullanan öğretmenimiz hemen yollara düşerek, Suriye sınırımızda küçük bir şehir olan İslâhiye ilçesine vardı. İlk geceyi küçük bir otelde geçirip, sabahleyin okulunu buldu. Okulda, yaklaşık 120 öğrenci, müdür ve üç öğretmen bulunuyordu. İnsanlarımızı eğitmek, çocuklarımıza ve gelecek nesillere aydınlık ve ışık saçmak ülküsüyle yanıp tutuşan öğretmenimiz, huzurlu ve samimi bir ortam bulmanın da etkisiyle gece gündüz çalışıyor, biraz daha fazlasını öğretmek için çabalıyordu. Bu görev ortamı fazla uzun sürmedi. Sekiz ay sonra Askerlik Hizmeti için sevk emri gelmişti. Bu okuldan da buruk bir hüzünle, öğrencileri ve öğretmen arkadaşlarıyla vedalaşıp ayrıldı.

Adana Askerlik Şubesinden evraklarını alan Kazancılı, Ankara Yedek Subay Okuluna katıldı. Buradaki eğitimi başarı ile tamamlayarak Topçu Asteğmeni (Yedek Subay) rütbesini aldı. Atandığı 7. Kolordu Komutanlığı (Diyarbakır) bünyesinde askerlik görevini başarı ile tamamlayarak terhis oldu. Bakanlık tarafından Siirt Ortaokulu öğretmenliğine tayin edildi. Anlarını kaleme aldığı kitap taslağında, Siirt günlerinin anlatıldığı sayfada şu bilgiler yer almıştır. Özetle, “ Siirt ili kendine özgü özellikleri olan bir ilimizdir. Şehirdeki tüm evler, çatısız, düz damlı ve etrafları yüksek duvarlarla kaplı yapılardı. İnsanlar, yaz sıcağında bu damlarda yatıyorlardı. Resmi kurum görevlileri ile yerli halk farklı yaşam sürdürürlerdi. Halk kendi aralarında Arapça konuşuyordu. Türkçe ve Arapça olmak üzere iki dilli bir yaşamla karşılaşmıştım. Bu ilde iki yıl öğretmenlik yaptım. Çevre kültürleri, tarihi yerleri, köyleri ve yer altı evlerini tanıma fırsatı buldum.” Bu tespitlerde dikkatimizi çeken önemli bir husus, 1953 yıllarında, bu ilde konuşulan iki dilin Türkçe ve Arapça olması ve bu gün ayırımcılığın en üst düzeyde olan Kürtçe dilinin konu edilmemiş olmasıdır. Muhtemelen, o yıllarda, bu merkezde Kürtçe konuşan nüfus yok denecek kadar azdı.

Kazancılı Lise Öğretmeni İbrahim TÜRKER, Siirt Ortaokulun görevinden sonra, hayatında bir çok konuda dönüm noktası sayılabilecek olayların gerçekleşeceği Maraş iline lise öğretmeni olarak atandı. Bu şehirdeki öğretmenlik görevi 1954–1960 yılları arasında yaşandı. Burada tanıştığı Maraşlı (şimdilerde Kahramanmaraş) öğretmen merhum Gülderen Hanım ile tanışıp evlendi. İşte, anılarında ve yazılarında yer alan “ Köye Gelen İlk Yabancı Gelin “ tanımı, eşi,  öğretmen Gülderen Hanım için kullanılmıştır.

Maraş Lisesi görevi, yıllarca süren, çok başarılı ve huzurlu bir eğitim dönemi olmuştur. Öğretmenlik ile yöneticiliği birlikte yürütmüş, öğrencilere karşı, sert ve despot davranan müdürün yönetimine karşı çıkmış ve kendisi gibi düşünen görevlilerce desteklenmiştir. Bu davranışları nedeniyle öğrencileri arasında çok sevilmiş ve saygı duyulmuştur. Davranışlarına karşı çıktığı lise müdürü aleyhine Maraş sokaklarında yürüyüş yapılmış, bu olayın haberi ve resimleri yerel gazetelerde yayınlanmıştı. Resimlerin incelenmesi sonucu, yürüyüşü yapanların önünde lise son sınıfının çok başarılı öğrencilerinden bir kaç kişi de vardı. Okul müdürü, olaylara öncülük eden bu öğrencilerin okuldan atılmalarını istiyordu.

Maraş Lisesi müdürü M. YÜZBAŞIOĞLU tarafından, aleyhine yürüyüşe katılan, son sınıf öğrencileri, okuldan atılmaları isteğiyle disiplin kuruluna verilmişti. Bu konudaki kararı, Kazancılı Öğretmen İbrahim TÜRKER’İN Başkanı olduğu “ Okul Disiplin Kurulu “ verecekti. Kurul toplantısında konuşan başkan “ okulun bitimine az bir zaman kala, bu başarılı öğrencilerin okuldan atılmaları gibi, telafisi imkânsız sonuçlar doğuracak olan bir kararın alınmasına gönlüm razı değildir. Bu öğrenciler, yürüyüş yapan haktan insanların teşvikleriyle istemeden katılmışlardır. Ceza verilmemesini arzu ediyorum” şeklinde bir konuşma yapmıştır. Bu sözler, kurul üyelerini de etkilemiş ve öğrencilere, sadece, birer “tekdir” cezası verilerek okullarını bitirmelerine imkân sağlanmıştır. Bu öğrenciler, liseyi bitirdikten sonra üniversitelerin çok iyi bölümlerini kazanmışlar ve doktor, mühendis, öğretmen olarak, uzun yıllar süren, yararlı devlet-millet hizmetinde bulunmuşlardır. Kendileri lehine davranan ve mesleklerini kazanmalarında çok önemli katkıları olan öğretmenleri İbrahim TÜRKER’İ hiç unutmamışlar, yıllar boyu arayıp saygılarını sunmuşlar, karşılaştıkları yerlerde hürmetle ellerine sarılıp öpmüşlerdir. Eğitimci İbrahim TÜRKER, anılarında, müdürü ile arasının açılmasını ve görebileceği mesleki kayıpları göze alarak, bu öğrencileri lehine davranışlar sergilemiş olmaktan hiç bir zaman pişmanlık duymadığını, aksine, topluma kazandırdığı bu gençler için daima mutluluk duyduğunu dile getirmiştir.

Bu olaydan sonra müdürle arası açılmış ve diğer öğretmenlerle de arası açık olan müdürü, haktan şikâyet edenler olmuştur. Bakanlıktan gelen müfettişler, çok yönlü incelemeler yapmışlar, zamansız olarak, müdür dahil bir çok öğretmenin ataması çıkarılmıştır. Tabidir ki, bu atananlar arasında hedef kişi olan İbrahim TÜRKER’DE vardır. Ankara merkezden bir okula atama istemiş olan öğretmenimiz, Ankara’nın Çubuk ilçesine atandırılmıştır. Bu ilçede göreve başladığı günlerde, ikinci bir kararla, Ankara Merkezde bulunan Milli Eğitim Bakanlığı Film-Radyo-Televizyon Merkezi’ne atanmıştır. Böylece, Kazancılı İbrahim TÜRKER için uzun yıllar sürecek olan “ Ankara Günleri ” başlamış oluyordu…

( Kazancılı  İbrahim  Türker’in  Üçüncü   Almanya  Günleri  )

Almanya’da Türk Eğitim Ateşeliği görevini tamamlayarak Ankara’ya dönen İbrahim TÜRKER, 28 yıllık devlet görevinden sonra,  Ekim 1978 ayında emekliliğini istemiştir. Emeklilik işlemleri sırasında karşılaştığı sorunlar ve Bakanlık görevlilerinin olumsuz tutumlarını yazdığı hatıralarından okuyalım. Çocukları Almanya’da muhtelif eğitim kurumlarında eğitimlerine devam ettiği için, kısa sürede ilişiğini keserek çocuklarının yanına dönmesi gerekmektedir. Bakanlığa, emeklilik işlemleri takip için gittiğinde, görevlilerden biri,  işlemlerde bin bir zorluk çıkarırken, diğeri “ emeklilik işleminiz en az bir ayda biter” diyerek umutsuz bir tablo çizmektedir. Bu üzücü davranışlara maruz kalan yılların öğretmeni “ bu bakanlığa bir daha gelmeyeceğim “ diyerek çıkıp gider. Kendisini esas üzen husus, bunca yıl eğitim hizmeti vermiş olan bir öğretmene, eğitimden sorumlu bakanlığın verdiği değerdir.

Almanya’ya dönmesi için acele eden öğretmenimiz, işlemleri hızlandırmak için Emekli Sandığı Genel Müdürlüğüne giderek onlardan yardım istemeye karar verir. Bu merkezin emeklilik işlemleri müdürünün kapısına dayanır. Kapıyı açtığında, karşısına çıkan genç bir kişi, biraz şaşkınlık geçirdikten sonra “ aman hocam, hoş geldiniz, bir sorununuz mu var? “ diyerek ellerini öpmek için davranmıştır. Neden sonra, bu genç müdürün, Maraş Lisesinden, Gündoğdu adında bir öğrencisi olduğunu hatırlar. Sorunlarını müdür öğrencisine anlatır ve işlemleri kısa zaman içinde bitirmesine yardımcı olmasını ister. Öğrencisi, durumun acil olduğunu anlayarak “ siz hiç üzülmeyin, ben bakanlığa gidip dosyanızı elden takip edeceğim, işlerinizi hemen tamamlayacağım “ diyerek teselli eder.  Bu konuşmadan üç gün sonra yapılacak olan müdürler toplantısına yetiştirilen dosyası onaylanır ve bu öğrencisi sayesinde emeklilik cüzdanını alır. Bu süreç sonunda, bunca yıl hizmet verdiği bakanlığı tarafından hiçbir belge veya plaket verilmemiş ve “ güle güle ” denmemiş olması kendisini derinden üzmüş olacak ki, anılarının bu bölümüne, Almanya hizmetleri sonunda yabancıların nasıl bir tören düzenledikleri ve nasıl emekli olduğunu hatıralarının sonunda yazacağını da not etmiştir. Bu konuyu bitirmeden bende bir anımı aktarayım.  1968 yılında, Ankara’ya bir hastanede yatan akrabamı görmek için gittiğimde, önce, İbrahim TÜRKER’i buldum ve birlikte hastaneye gittik. Binaya girdikten bir müddet sonra, bir doktorun, büyük bir saygı ile kendisine doğru yaklaştığını, ellerini öptüğünü ve bizi hastane içinde izlediğini hatırlıyorum. Bu genç doktor da eski bir öğrencisiydi. Tanık olduğum bu olay, öğretmenliğin ne kadar değerli bir meslek olduğunu bana öğreten en önemli olaydı.

Emeklilik işlerini tamamlayarak Almaya’ya dönen İbrahim TÜRKER’İ gören Alman Müfettiş Heinz Bielefeltd, eski çalışmalarını yakından bildiği arkadaşına, Türk işçi çocuklarının eğitimleriyle ilgili olma üzere, birlikte çalışmayı teklif eder. Alman hükümetinin memuru olacaktır. Bu teklifi memnuniyetle kabul eder. Bulunduğu şehre çok yakın olan Düren şehrine atanır. Bu kente gidişi için 3000 Mark verilir ve yeni evinin perdeleri dahil tüm beyaz eşyalarının faturaları hükümetçe ödenir. Bu olaylar sırasında, Almanya’dan Türkiye’ye dönüşü sırasında, Bakanlığın kendisi için gönderdiği ve sonrasında bakanlığa iade ettiği 325 Lirayı hatırlayınca bir kez daha üzüntü çeker.

Alman devletinin maaşlı görevlisi olan öğretmenimiz ile bir görev protokolü yapılır. Görevleri, bir okulda ders verecek, kendisine iş teklif eden Alman’a (Heinz) danışmanlık yapacak, yeni gelecek Türk öğretmenler için uyum eğitimlerinde görev alacak ve okullar ile öğretmenler arasında koordinatörlük yapacaktır. Bu kapsam içindeki görevi 01 Kasım 1978 günü resmen başlamıştır. Görevlerine öyle bir hız ve titizlikle sarılır ki, Almanlar bile şaşkınlıkla izlerler. Bir müddet sonra, kendisine gelen bir resmi yazı, Alman Dışişleri Bakanlığına gelmesi gerektiğini bildirmektedir. Bu bakanlığa gittiğinde, yanına üst düzey bir yetkili gelir. Karşılıklı tanışmadan sonra kısa bir konuşma yapan Alman görevli, Alman Cumhurbaşkanının kendisini kutladığını bildirerek, başarılarının işareti olarak, Cumhurbaşkanlarının imzasını taşıyan bir başarı belgesini sunar ve bir başarı rozeti takar. Karşılıklı dilekler ve vedalaşmalardan sonra görev yerine döner. Okul ortamında birlikte çalıştığı Almanlar, verilen başarı belgesi ve rozetin çok önemli olduğunu belirtip kendisini kutlarlar. Bu olaydan sonra, görev arkadaşları, bu belge ve rozeti, yapılan her toplantıda hatırlatıp kendisini onurlandırmışlardır. Bu yaşadıkları güzellikler, kendi ülkesinde, Bakanlığının  tutum ve davranışını hatırlatır ve üzülmesine neden olur.


Başarılı görevlerine devam ederken, Türk çocuklarının okuluna, Almanya’da görevlendirilmiş bir din görevlisi gelir. Öğrencilere yaptığı konuşmayı ozon tabakasının delinmesine getirerek, Müslümanlıkla bağlantı kurar. Konuşma sonunda kahve ikram etmek için salona götürdüğü görevliye “ hocam ilmi bir konuyu çocukların yanlış anlamalarına neden olacak bir duruma getirdiniz. Ozon tabakasının delinmesi ile Müslümanlığın ne ilgisi var ?  Kusura bakmayın ama yanlış yaptınız “ der. Kahve fincanını masaya bırakan görevli ayağa fırlayarak “ bu konuyu sonra konuşalım “ diyerek uzaklaşır. Hocayı uğurladıktan sonra, diğer öğretmen arkadaşlarıyla  “ ozon olayı ve aydın din adamları “ konusunu uzunca bir süre tartışırlar.

Danışmanlık görevi sırasında, Heinz ile birlikte çalışarak, Türk çocukları için Almanca-Türkçe bir broşür hazırlar. Bu eser eyalet çapında kullanılacak olan kitaplar listesine girer. Alman devletinin maaşlı memurluğu başarılar içinde 15 yıla yakın sürer. Bu zaman zarfında çocuklarının hepsi üniversite, doktora ve master eğitimlerini tamamlarlar. Nihayet, Haziran 1993 ayında, ikinci kez emekli olur ve yurduna döner. Kendi ifadesiyle “ meslek hayatının en güzel dönemini yaşadığı “ Almanya’da kendisi için yapılan emeklilik törenini de anlatmadan geçemez. Çünkü kendi ülkesinde, 28 yıl hizmet verdikten sonra emekli olurken, kendisine “ güle güle gidin, bundan sonraki yaşamınızda sağlıklar dileriz hocam “ diyecek kimse çıkmamıştır.

Alman hükümeti memuru olan Kazancılı İbrahim TÜRKER, 65 yaşını doldurmuş olduğundan, 15 Haziran 1993 günü zorunlu olarak emekli olacaktır. Bu tarihten önce, Alman Kültür Bakanlığından gelen bir yazıda emekliliğin tüm ayrıntıları yer almıştır. Görev yaptığı okul müdürlüğü, 01 Temmuz 1993 günü, okulda bir tören yapmaya karar verir. Tören davetiyelerini kendisi hazırlar. Tören günü için bir Türk döner ustasıyla anlaşarak okul bahçesinde bir köşe seçer. Tören günü ders yapılmaz. Okul personeli, öğrenciler ve öğretmenler bir salonda toplanır. Açış konuşmasını okul müdürü Babel yaparak sözü Düren kenti Eğitim Müdürüne bırakır. Sonra, Eğitim Müfettişi ve iki öğretmen konuşur. Alman öğrenciler piyano eşliğinde bir konser verirler. Türk öğrenciler şiirler okurlar ve şarkılar söylerler. Kendisine çeşitli hediyeler verilir. Kendisinin teşekkür konuşmasından sonra döner ikramına geçilir. Kız öğrencilerin servisleriyle ve neşe içinde yenen döner ve diğer ikramlardan sonra okul personeli ve öğrencileriyle vedalaşarak Düren kentinden ayrılır.


İzmir Karşıyaka semtine yerleşir. Halen bu kette yaşamakta olup, avukatlık mesleğine devam etmekte, yazları Urla kentinde bulunan yazlığında geçirmektedir. Kazancı ilkokulunu 1942 yılında bitirerek  kendi deyimiyle “ adam olma “ hedefiyle, yayan olarak, çocuk yaşında,  Ermenek ve Karaman yollarına düşmüş olan Eğitim Öncülerimizden, Kazancılı İbrahim TÜRKER’İN sıra dışı  başarı öyküsünü bu dizimizde özetlemiş olduk.. Her konudaki öncülerimizi ve halkımıza, kültürümüze hizmet etmiş büyüklerimizi saygı ve rahmetle anıyoruz.          


Derleyen: Araştırmacı Av. Naci Sözen,  Mayıs 2008 /ANKARA

Bu haber 2474 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Kültürümüz ve Anılarımız

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ

MEHMET GOCANIN SAYA DEVESİ “Kazancı’da Saya yapmak” Saya, Saya sallı deve Dört ayağı nallı deve Saya geldi gördün mü? Selam verdim aldın m...

Saya Oynadık

Saya Oynadık Saya gelmiş duydunuz mu? Selam verdik aldınız mı? Saya saya sallı boya Dört ayağı nallı boya Sayacıya bahşişini...
Kelimeler ve Şeyler12 Ocak 2018

ANKET

Ermenek ve Anamur İl Olursa, Kazancı Nereye Bağlansın



Tüm Anketler

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve Yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi