Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

Kış bitti ama ya eski günler nerde..

Hasan Köksoy

17 Nisan 2012, 09:07

Hasan Köksoy

Bucak’a yılın ikinci karı yağdı. Bu kar bende bir anda eski kışların hatıralarını canlandırdı.… Kar yağarken çevreme bakıyorum, çocukluğum ve ilk gençliğimin kış günleri bir bir gözümün önünden geçiyor.

 

Gerçekten bu yıl yaşadığımız kışı yıllardır yaşamamıştık. Benim yaşlarımda olan ya da başka bir deyişle emsalim olan hemşerilerim o eski kışları mutlaka en az benim kadar iyi hatırlayabilirler.

 

Hatırladığıma göre çocukluğumda kasabamız şimdiki kadar büyük, evlerimiz de şimdiki gibi modern değildi. Kasabamızda kiremitli evler yok denecek kadar azdı. Evlerimizin tamamına yakını damlardan oluşuyordu. Kış mevsimi geldiğinde damlar sürekli bakım isterdi. İki – üç yılda bir damlar “geren”lenmeliydi. Gerenlenmezse evler akışırdı. Akışan evlerde ne kadar kap kacak varsa damlantıların altına konurdu. Pardıların arasından sızan su damlaları belli aralıklarla leğen, çanak ve kovalara şıp şıp düşerdi.

 

 Soluk mavimtırak ya da griye yakın mavi renkli kil’e kasabamızda “geren” denirdi. Rahmetli babam (Gözlüklü Mustafa) hırçın kır atlarını arabamıza koşumlar Türkeler tarafından geren kazar getirirdi. Balyoz ve koca çapa da denilen kazma ile zorluklarla kazıp toparladığı gereni önce damımıza kürek kürek atardı. Gerenin iri parçalarını damın başında bir daha elden geçirdikten sonra tüm gereni güzelce sererdi. Öyle ustalıkla sererdi ki damın üzerine teneke oluklardan tarafa akıntı oluşturmak için bir de meyil verirdi. Sonra “yuvallak” denilen silindirik “yuvgu taşı”yla yuvar, yuvar, yuvardı.

 

 Dama yeni serilen gerenin rengi ilk yağmurda suya karışarak teneke oluklardan akmaya başlar, hemen yakınımızdaki dereye ulaşıncaya kadar o mavimtırak renk bir şerit halinde kendini gösterirdi. Babam gibi başkaları da damlarını gerenlerlerdi. Geren getiremeyen bazı komşular ise dam yüzeyine bolca tuz atarlardı. Tuz don tutan havalarda dam yüzeyinde buzlaşmayı engelleyip toprağın kabarmasını önlemek içindi. Tuz, gerenin yerini elbette tutmaz, dam yine de akabilirdi.

 

Damlar hemen her evde genellikle iki taneydi. Konut olarak kullanılan yüksek damlara “koca dam”, daha alçak olanlara ise “ayak damı” denirdi. Ayak damları genellikle ahır ya da samanlık olarak kullanılırdı. Ayak damlarının üstü sakin zamanlarda koca damların karanlığından kurtuluverilen soluklanma yerleriydi.

 

İster koca dam, ister ayak damı olsun yuvulacak alanın büyük ya da küçüklüğüne bakılmadan her dama bir yuvallak taşı konulurdu. Çünkü yuvallaklar çok ağır olur, bir yuvallak kesinlikle iki ayrı damda kullanılamazdı. Taşın ağırlığı dam toprağının iyi sıkıştırılması demekti. Ayrıca hali vakti iyi olanların yuvallakları daha düzgün ve daha ağır olurdu. Tam bir silindir biçimindeki böyle düzgün taşları kullanmak daha kolaydı. Dam üstünde yuvarlanır gider, taşı çekeni de hiç yormazdı. Bazı taşlar ise tam silindir olmaz, bir tarafları yamuk yumuk olduğu için zor çekilir, kullanan kişiyi de çok yorardı. Her damda olan ve büyük bir ustalık gerektiren bu taşların ustalarını ise hiç hatırlamıyorum.

 

 Çocukluğumun, hatta ilk gençliğimin kışlarında Bucak’a kar daha çok yağardı. Toprak damların üstlerine kar yığılır da yığılırdı. Karın yağması bitince mahalleli, hatta Öteyakası, Tepesi ve Aşağıobasıyla tüm kasabalı hemen damlara çıkardı. Eşkenar üçgen şeklindeki ahşap kar kürekleriyle damların karı sıyrılır, aşağıya kürelenirdi. Üçgen şeklindeki küreğin önündeki kar damın ucuna doğru yaklaştıkça kocaman bir kütle olur, damdan aşağıya itilince yere düşen kar kütlesi “poooşşt” diye bir de ses çıkarırdı. Daracık sokaklar alçak pencerelerin boyunca kar harmancıklarıyla dolardı. Her damın önünde öbek öbek kar harmancıkları oluşurdu. Kasabada motorlu taşıtlar çok az olduğu için yolun kapanması veya günümüzdeki gibi taşıt geçişinin engellenmesi de söz konusu değildi. Kürünen karın bir bölümü de damın arka tarafında boş arsalar varsa oraya kürünürdü. Bu kar yığınlarının bir bölümü –yığın hele bir de gölgeye denk gelirse- taa bahara kadar eriyip tükenmezdi. İnsanlar dam arkalarındaki bu ak pak kar yığınlarından kar tükeninceye kadar alınır pekmezleyerek(çişatma) yerlerdi.

 

Kar kürelenirken damdan dama kartopu oynayanlar da olurdu. Bunun yanında yola küreleme yapılıyorsa yoldan geçen şaka kaldıracak komşular gözlenir, komşu tam da damın dengine gelince sanki hiç kimse yokmuş gibi üzerine kürelenirdi. Panikleyen komşu, kar yumağından ani bir refleksle kaçmaya çalışır, damın başına doğru bakmasına rağmen kimseyi göremeyince yapılan şakayı anlar, yüzüne yayılan tatlı bir tebessümle yoluna devam ederdi.

 

Kar küreme işi bitince hiç ara verilmeden damın yuvgusuna başlanırdı. Dam yuvgulanmalı ki zemin sertleşsin, altına su almasın. Yuvallakların özel olarak yapılmış ahşap bir düzeneği de vardı. Bu düzenek yine üçgen şeklinde olur, alt tarafındaki içe doğru küçük çıkıntılar silindir şeklindeki taşın yanlarında açılan küçücük yuvalara girerdi. Üçgenin üst tarafında da elle rahatça tutulabilecek sapı olurdu. İki tarafa çıkan bu saplar iki kişi tarafından tutularak çekilir, taş hareket ettirilirdi. Çok nadir olarak bazı komşuların yuvallaklarının kolu demirden olurdu. Yuvarlak inşaat demirinden yapılan yuvallak demirine herkes imrenerek bakardı. Ama o zamanlarda bu demiri bulmak hiç de kolay değildi. Ta ki 1960’lı yılların sonlarına kadar bu demir çekeceklerin bulunmasında zorlanıldı.

 

 Yetişkin insanlar tek başına damı yuvabilirdi. Ama biz çocuklar yuvallağı tek başımıza yerinden bile kımıldatamazdık. Yuvallaklar büyük bir gayretle hareket ettirilse bile damın ucuna kadar yuvarlanan taşa orada hâkim olabilmek, durdurmak imkânsızdı. Güç yetmezse taş aşağıya düşebilirdi. Yuvallağın aşağıya düşmesi ise felaket demekti. Ya birinin üzerine düşerse korkusu küçük çocukluktan itibaren içimize yerleştirilmişti. Ayrıca aşağıya düşen taşın yeniden dama çıkarılması çok zor bir işti. Bir komşumuzun düşürdüğü taşın çuvala konularak çok büyük güçlüklerle önce ayak damına, sonra da koca dama çıkarıldığını hatırlıyorum.

 

Yuvallağın ağacı silindir şeklindeki taşla karşılıklı olarak sürtününce değişik bir ses çıkarırdı. Her damın başından aynı anda böyle değişik seslerin çıktığını hatırlıyorum. Bütün damların başından aynı anda değişik gıcırtılı seslerin çıktığını bir düşünün. Yuvallak taşının damın neresine gittiği aşağıdan bilinebilirdi. Çünkü taşın hareketiyle hafif bir sarsıntıyla birlikte tıkır tıkır sesler çıkarırdı. Taşı hızlı hareket ettirirsen aşağıya toprak tanelerinin döküldüğü de olurdu.

 

Damlar en az iki kat yuvulurdu. Bir enine bir de boyuna yuvulur, yeterli görülmezse enine ya da boyuna bir kat daha yuvulurdu.

 

Bizim bir tane koca damımız, iki tane de ayak damımız vardı. Hacı Ömer dedemizin yaptırdığı Koca Dam çok büyüktü, çevresindeki diğer damların hepsine de yükseklerden bakardı. Üzeri de ova gibi çok genişti. Koca damımıza bir kış günü büyüklerimle birlikte çıktığımı ve düşme tehlikesi geçirdiğimi hatırlıyorum. Daha sonra Hasan dedemin babasından kalma bu Koca Dam’ı yıktırdığına bizzat şahit olduğumu hatırlıyorum. Çıtacının Ahmet eline aldığı koca çapayla dama çıkmıştı.Damın kuzey-doğu köşesine kazmayı ilk vuruşunu.sonra vurmaya devam edişini,açılan köşede pardıların arasından toz toprak içindeki odayı görüşümü bir fotoğraf karesi kadar net hatırlıyorum.

 

İki ayak damının altı ahır ve odunluk olarak kullanılırdı. Ayak damının biri eskiden yıllar boyunca Hacı Ömerler Odası olarak hizmet vermiş.(Odalar kasabaya gelen konuklar için yapılan zamanın ücretsiz misafirhaneleriydi) Odalar işlevini yitirdikten sonra dam, ahır olarak kullanılmaya başlanmıştı. Ama biz oraya eskiden olduğu gibi yine “Oda” derdik.

 

 Öteki ayak damının birinin altındaki yerdence tek odada Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gazisi rahmetli Hasan Dedem kalırdı. Odanın dışında da küçük bir ocaklık vardı. Rahmetli Ayşana Ninem bu ocaklıkta yemek yapar, kahve kavurur, tarhana çorbası falan kaynatırdı. Dedem çok saygın, titiz ve otoriter birisiydi. Mahallede herkes ona karşı saygıda kusur etmezdi. Dört kardeş olan biz torunları da kesinlikle dedemin sözünden çıkmaz, çıkamazdık. Annem ve babamın dedem ve ninemize saygımız yönünde bize sürekli telkinleri olurdu.Dedem bir yağmur yağsa bize hemen damı yuvdururdu. Hele hele bir kar yağsa sokağa bakan telli daracık pencereyi sürekli gözler kar diner dinmez hemen kürüttürür, sonra da yine damı yuvdururdu.

 

Dedem damın yuvulması gerektiği zaman aşağıya inen sesten, dökülen toprak tanelerinden hiç rahatsız olmazdı. Ama kuru havalarda oyun amacıyla yuvallakla oynayan olursa sesten rahatsız olur, damda oynanılmaması için hemen uyarırdı.

 

Dam yuvarken bir seferinde aşağıdaki ocaklığın damın başına çıkan bacasına yuvallağı şiddetlice vurmuş olacağım ki ocaktaki çorbanın içine dökülen toprakları anında fark eden rahmetli nineciğimin çığlığı halâ kulaklarımdadır.

 

Biz dedemin damını yuvgulardık. Bununla birlikte mahallemizde damını yuvgulayamayan başka yaşlıların da olduğunu hatırlıyorum. Böyle yaşlılar kime yakınsa o komşular tarafından görev bilinip onların damı da yuvulurdu.  Kimsesiz yaşlıların damını yuvmamız için annemin beni ve kardeşlerimi kaç kere görevlendirdiğini hatırlıyorum.

 

Yaşlı komşuların damları yuvulunca ettikleri dualar tarifi bugün mümkün olmayan içten ve yüce yakarışlardı. Bu hizmeti gerçekleştiren komşularına ya da bizim gibi çocuklara, gençlere hem dualar ederler, hem de bir avuç kuru üzüm birkaç tane ala şeker veya akideli şeker vererek memnuniyetlerini ifade etmeye, gönül almaya çalışırlardı.

 

Kimsesiz yaşlıların damları onlar ölünceye kadar yuvulurdu. Ne zaman Emr-i Hak olur da ölürlerse dam yuvma işi de biterdi. Yuvulmayan damların üzerinde ilk yıllarda kısa boylu çayırımsı Rabbin otları biter, ilkbaharda yeşerirdi. Yağmurlar kesilince hemen sararmaya başlayan dam başı çayırları erkenden kavrulup kururdu. Böyle damlar yuvulmadıkça altına su alır, hızlı bir şekilde sona doğru yol alırlardı. Karın yağdığı bir kış gününde bir – iki saniye gibi kısa bir süre kadar duyulabilen “güüürr” sesinden sonra bir de bakmışsın koca dam yıkılmış olurdu. Birkaç yıl önce ölen sahipleri gibi bu toprak damlar da doğaya ancak bu kadar dayanabilirlerdi.

 

Karlı kış günlerinde çocuklar da boş durmazdı. Upuzun Bayramlar Yakası o zamanlar bomboştu, yamaçta hiç ev yoktu. İlkbaharda kayalıklarda “şeytan uçurtması” ve “çığlı” uçuran Aşağıoba’nın çocukları karlı kış günlerinde Bayramlar Yakası’nın yamacında kızak kayarlardı. Şimdiki Bucak Kalesi’nin biraz doğusunda yukarıdan aşağıya belirlenen, taşlardan temizlenmiş bir kızak yolu vardı. Mahallenin çocukları esnek ve sevimli tüylü ardıç dallarından yaptıkları güzel kızaklara burada binerlerdi. Kızak yolunun yaklaşık olarak yüz metre uzunlukta olduğunu hatırlıyorum. Yukarıdan aşağıya bir ip gibi uzanan bembeyaz kızak yolu karlı günlerde çekişmeli büyük yarışlara şahit olurdu. Yukarıdan aşağıya hızla inen kızaklardaki çocuklar bazen öyle düşerlerdi ki yuvarlanır giderler, ama yine de yılmazlar, kızağını kapar yeni bir yarış için yolun başına doğru koşar adım tırmanırlardı hazırlanırlardı.

 

Kardan sonra kızak kaymaya devam edilir, kar tükendikten sonra kızak yolu kıpkırmızı bir hal alırdı. İşte bu zamanlarda çocukların pantolonları bu kırmızı çamurla boyanırdı. Hatta kızak kayarken pantolonların yırtılıp söküldüğü de olurdu. Kızak kayarken böyle bir kazaya uğrayan çocuk usulca eve girer, annesi görmeden çamurlu ya da yırtık pantolonunun bir çaresine bakar, hemen kızak sahasına dönerdi.

 

Ne olursa olsun kızak kaymaktan vazgeçilmez, hele bir de yenilgi alınmışsa yeni bir kızak yapma işine girişilirdi. Yeni kızak demek odunluktaki ardıç dallarının birkaç tane daha eksilmesi demekti. Anne veya baba görmeden kızaklık ardıç dalları adeta çalınarak bıçkı, keser ve çivi de bulunarak yakaya koşulurdu. Ama bir de anne tarafından görülürse o zaman seyredin artık cümbüşü.  Ama “Yenilginin öcünü almak” için her şeye katlanmaya değerdi doğrusu.

 

Kızak kaymaya gidenlerin tek besinleri “kavurga unu”ydu. Hemen her ailenin hanımı kışın mısır, nohut, buğday vb. ürünleri kavurur, kollu, yuvarlak taşlardan oluşan el değirmenlerinde çekerek un haline getirirdi. Kavurga unu adı verilen bu doğal besini çocuklar kışın ceplerine avuç avuç doldurur, kızak kayarken, oyun oynarken yerlerdi. Bazıları kuru üzümle kavurga ununu karıştırırlardı. Bu karışım daha da tatlı olurdu.

 

Kar yağdığında mahallenin sığırı da kıra gitmezdi. Her yeri kar kapladığı için sanki anlaşmış gibi hiç kimse sığırını evden çıkarmazdı. Sığırtmaç Koca Mustafa böyle karlı günlerde “Bugün bana bayram, bayram günü sığır kıra gitmez.” derdi.

 

Çocukluğumun kışlarında kasabamızda hiç hava kirliliğinin olmadığını çok iyi hatırlıyorum. Çünkü kasabamız küçük bir yerleşim birimiydi. Bunun yanında kasabamızda bir tek kömür sobası yoktu. O zamanlarda kömür kullanımı yoktu. Devlet binaları da dâhil olmak üzere kaloriferli bir tek bina da yoktu. Bütün konutlar teneke sobalarla ısıtılırdı. Devlet dairelerinde, okullarda kocaman silindir şeklinde sobaların kullanıldığını hatırlıyorum.

 

İlköğrenimimi tamamladığım Cumhuriyet İlkokulu’nda her sınıfta böyle teneke sobalardan vardı. Kamyonla okula yıkılan odunları rahmetli “Hüseyin Aga” (Hüseyin Kirişcan) böler, parçalardı. Her sınıfın öğrencileri de kucaklarıyla “yarma” denilen bu parçaları sınıflarına taşırlardı. Hüseyin Aga’yla diğer hademe Perişan sabah erkenden tüm okulun ve sınıfların sobalarını tutuştururlardı.

 

Halk ise küçük teneke sobalarla ısınırdı. Gücü yeten, elinden gelen kasabalılar eşeklerle dağlardan odun getirirler, çalı kökü çıkarırlardı. Çalı kökü çıkarmak( kök sökmek) özel yetenek gerektiren bir işti. Kök kazmayı herkes beceremezdi. Her kış günü “odun yarmak” –varsa- evin gençlerinin veya evin erkeğinin göreviydi. Yarma işine evin erkeğinin hastalığı gibi durumlar dışında kadınlar bakmazdı. Bilhassa akşamüzerleri ayak damlarının altlarından küüüt, küüüt gelen nacak sesleri odun yarmanın işaretiydi.

 

Sobalar önce yarmalarla ateşlenir, oluşan közün üstüne kalın ve dayanıklı iri çalı kökleri yerleştirilirdi. “Kök olmazsa odun dayanmaz”, kış ortasında yakacaksız kalınırdı. Büyükler “hazırdan yeme günleri” olarak adlandırdıkları karlı kış günleri için “bir odunu, bir de sarı altının oluncaya kadar sarı samanın olsun” dedikleri samanı en önce hazırlarlardı. Böylece karlı kış günlerini sıkıntısız bir şekilde geçirirlerdi. O yıllarda şebeke suyu her eve henüz ulaşamamıştı. Kış günlerinde de diğer günlerdeki gibi evin hanımları ya da genç kızları tenekelerle Pazar Pınarı, Üçpınar ve Kocakavak Pınarı’ndan evlerin ihtiyacı olan suları taşırlardı. Su taşıma işine de erkekler kesinlikle bakmazdı.

 

Sobalarda yanan bu dayanıklı köklerin verdiği ısıyla kasabada bulunan tek tük kiremitli binaların karları geceleri içten içe erimeye başlar, kiremitlerden inen su havanın soğukluğuyla saçaklarda buzdan sarkıtlar oluştururdu. Halkın sülük adını verdiği ve çok soğuk günlerde bu sarkıtların epeyce uzunlarının olduğunu hatırlıyorum. Öyle ki annelerin okula giden çocuklarını bu sarkıtlara dikkat etmesi, saçak altlarından yürümemesi yönünde uyardıklarını hatırlıyorum.

 

Karlı ve uzun kış gecelerinde komşu, dost, akraba ziyaretlerine de gidilirdi. Her evde elektrik olmadığı için gaz lambalarının ışığında oturulur, sohbetler edilirdi. Yazdan hazırlanan koyu pekmezlerle çişatma (kar pekmezleme) yapılır, teneke sobaya atılan odunların çıkardığı değişik seslerle birlikte etrafa yayılan hoş ısı içinde yenirdi. Bununla birlikte “solutmaz” da denilen düğülcük ile dibekte dövülmüş haşhaş karışımı ve bazen de yine düğülcük, dövülmüş haşhaş, şeker karışımı da yenilirdi. Elim elim öpelek, Devemi gördün mü, Yüzük saklama… gibi oyunlar oynanırdı. Çocukluğumun kışlarında yediğimiz bu doğal besinlerin tadını ve birlikte yemenin verdiği o hazzı ve kış oyunlarını hep özlemle hatırlarım.

 

Dedem, kar yağdığında bir horoz keser veya kestirir, anneme yılda bir kere Arap Aşı denilen özel yemeği yaptırırdı. Siniye dökülen özel olarak yapılmış hamur peltesinin ortasına açılan geniş bölüme horozun etiyle yapılmış yemek dökülür, ailenin bütün bireyleri hep birlikte yerdik. Rahmetli dedem, Arap Aşı’nın kutsiyetine inanır ve bu yemeğin şifalı olduğunu belirtmeden edemezdi. Mutlaka yılda bir kere biz de bu “şifalı” yemekten doyuncaya kadar yerdik.

 

O yıllarda yaz düğünleri olmazdı. Düğünler kışın yapılırdı. Karlı kış günlerinde yapılan ayak damı altı eğlenceleriyle oda eğlencelerinin tadını da çok iyi hatırlıyorum. Kış düğünlerinde biz çocuklar düğünlerin değişmez katılımcılarıydık. Davul-zurna eşliğinde Kocakavak’ın altındaki iri dibeklerde uzun “soku”larla keşkek dövülmesine Aşağıoba’nın tüm düğünlerinde şahitlik ederdik. Sokak aralarına kare şeklinde konan kalaslara düğüne gelen insanlar otururdu. Orta yere oyuncuların çamurdan korunması için önce bir çuval saman serpilirdi. Günümüzde kaybolan çok değişik oyunlar sergilenirdi. Cumartesi günleri yine davul-zurna eşliğinde düğüne katılan kadınlarla “dam dolaşma”ya giderdik. Bir seferinde düğün alayı taa Öteyaka’ya kadar gitmişti. İlk kez Öteyaka’ya bu düğün alayıyla gittiğimi ve yabancı bir yerdeymişim hissiyle biraz korktuğumu, ama düğün alayından ayrılmayarak mahallemize dönüp geldiğimi çok iyi hatırlıyorum. Yine böyle bir karlı günde Aşağıoba’da hacı Ömer Ağa Camii’nin güney tarafındaki bir düğün evinden çıkarılan gelini süslenmiş doru-yeşil bir ata bindirerek oğlan evine uğurladığımızı da çok iyi hatırlıyorum.

 

Aylardan sonra doğanın belli döngüsü içinde havalar yumuşardı. Sabahları “çıra gibi bir güneş” doğmasıyla avlu duvarlarını koruyan turaları ısıtır, turalardan tahtalar yanıyormuşçasına dalga dalga oynaşan buharlar yükselirdi. Her sokakta eriyen karların sularından oluşan derecikler akar akar akardı… Sokaklardaki karlar bu derecikleri birkaç gün böyle beslerlerdi. Kürünmeyen sahibi ölmüş damların teneke oluklarından şarıl şarıl akan kar sularının sesleri sokakları doldururdu. Kiremitli evlerin karları da erir ve saçaklarından şıpır şıpır akan sular dereciklere karışarak Aşağıoba deresine yollanırdı. Bir anda suları çoğalan Aşağıoba deresi birkaç gün biraz doluca akar, sonra da sakinleşerek eski haline dönerdi.

 

Kasabamıza yılın ikinci karı yağdı. Ama çocukluğumun karlı kış günlerinden hafızama kazınarak iz bırakan ve bugüne kadar getirdiğim hatıraların hepsi de geçmişte kaldı. Devir değişti, Bucak çok gelişti. Kat kat binalar yapıldı. Karları kürünen damlar yok artık.

 

Bayramlar Yakası’nda kaydığımız kızak yoluyla birlikte kızaklar yok, kızak kayan arkadaşlarım da yok. Damı kürünecek, duası alınacak yaşlıların hepsi de gittiler, vardılar varacakları yere. Yuvallakların kulağımızı dolduran gıcırtıları da yok.

 

 Karlı kış gecelerinde çişatma yapmıyor, solutmaz da yemiyoruz artık. Çil horozları kesmiyor şifalı Arap Aşı da pişirmiyoruz. Türkeler’deki kil ocağından geren getirecek rahmetli babam yok, onun çok hırçın kır atları da yok. Geren dökülecek dam da kalmadı, hemen hepsi yıkıldı. Yıkılmayanların üzerlerine de “naylon” çekildi. Köroğlu’nun “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.”dediği gibi plastikler hayatımıza girdi gireli eski işler bırakıldı, damlar yuvulmaz oldu.

 

Tam silindirik yuvallaklar yapan mahir ustalar da sanatlarıyla birlikte o gelinmez yere gittiler. Yağmur çiselemeye başlar başlamaz ayak damımızı yuvduran, yağan iki parmacık karı hemen kürüten rahmetli gazi dedem ile nineciğim de yok. Ocaklıkla tarhanalar kaynamıyor, kahveler de kavrulmuyor artık.

 

Şimdi keşkekler makinelerde dövülüyor, düğünlerde damlar da dolaşılmıyor. Gelinleri oğlan evine götürecek yeşil-doru atların yerini lüks otomobiller aldı. Hoş, ata binecek gelinimiz de yok şimdi.

 

Ben olmayanları, gidip de gelmeyenleri, gelemeyecek olanları bir bir saydım, tek tek söyledim. Var olanları sayıp söylemeye gerek var mı? Var olanları siz de, ben de tastamam biliyoruz.

 

Bucak’a mevsimin ikinci karı yağdı. Kasabamıza belki üçüncü, dördüncü kar da yağacak. Ama karlı kış günlerinde daha dün yaşamışçasına hatırladığımız yeniden yaşanılası anılar sadece tatlı birer hatıra olarak kalacak. Belleğimizdeki o tatlı anıları yeniden yaşayabilmek için ne yaparsak yapalım, neleri feda edersek edelim o günler bir daha asla yaşanmayacak, yaşanamayacak. Sadece hatırlanıp hayal edilecek.

 

“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer!”  demişler. Söyleyenler ne güzel söylemişler değil mi?

 

Hasan KONU Bucak-BURDUR Şubat 2010

 

Çocukluk ve gençlik yıllarımızı yeniden yaşatan bu güzel çalışmayı bizlerle paylaşan

arkadaşım, adaşım, meslektaşım Hasan KONU'ya teşekkür ederim. -Hasan TÜLKAY-

Bu haber 1454 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
Çavuşname-Şiir06 Haziran 2018

ANKET

Ermenek ve Anamur İl Olursa, Kazancı Nereye Bağlansın



Tüm Anketler

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve Yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi