Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

Konaktaşın Dibek Sohbetleri

Hasan Köksoy

27 Mayıs 2010, 16:25

Hasan Köksoy

Büyükannemin Hatırasına hürmeten...
Ayşe ARICI,(Şıhhasan(Şasan)Ayşası)

İnsanoğlu;

9 Ay 10 güne kadar ağlamaz…

10 yaşına kadar sevimli yaramaz…

20 yaşında gençliğinin kıymetini anlamaz…

30 yaşında hayatını yaşar ama parası olmaz

40 yaşında anlar ki parasız yaşanmaz…

50 yaşında yolun yarısı kaygılanmaz…

60 yaşında sağı solu belli olmaz…

70 yaşında bir işe yaramaz…

80 yaşında duymaz anlamaz…

90 yaşına kadar muhtemelen yaşamaz…

100 yaşında tarih olur unutulmaz…

 

Bütün birikimlerini, birlikteliklerini, hatıralarını ve mutluluklarını bir anda sonsuz kadar uzaktaki bir geçmişle bırakmanın bir yolu da ölmedir. Yaşamayı seviyoruz, sahip olduklarımızın kıymetini onları kaybetmeden anlayamıyoruz maalesef... Annemin Anneannesi 107 yaşında vefat eden Büyükbüyükannem Ayşe ARICI’yı (Şahsan Ayşası) 12 Haziran 2007 günü kaybettik. Bir asırdır yaşadı, tarihi bir çınar böyle göçtü gitti... Aslında Yok, olan çocukluğumuzdu, yok olan büyükannemin şefkatiydi, yok olan konak taşın yolları, konak taş’ta konaklayan (Sırma, Asiye, Adike, Selime, Saka hasanın karısı, Eşminin Şerif, Kabış karı, Gilik Karı, Yanık kız, Kocadon, Kezban, Ayşe, Ebe ve Fatma) teyzelerdi. Şimdi bu teyzelerden bir çoğu artık aramızda yok. Çocukken bu teyzeler konak taşta bulunan dibek taşına konarlar, yoldan gelen geçenlerle sohbet ederlerdi. Ben bu teyzelerle bazen saatlerce sohbet ederdim. Aslında yok olan dibekle beraber,  konak taşın komşuluk muhabbeti ve sohbetleriydi.

Bu yaz Ağustos ayında kazancıya gittim konak taşın yollarında konaklayan hiç kimseler yoktu artık. Bir kişi hariç oda Kör Hüseyin amcanın karışı Eşşe teyze elinde bir sepet bahçesine gidiyordu sanırım, yorulmuş olsa gerek bir taşın üzerine oturmuştu, Hal hatır ettim tanıyamadı ama sagol a oglum dedi ve ekledi. “Burası benim soluklanma yerim bağa giderken burada dinleniyorum” dedi. Demek ki konak taşta ara sırada olsa halen konaklayanlar varmış. Eşşe teyze o eski muhabbetleri ararmışçasına bakınıyordu ikimizin de gözleri o eski insanları aradı fakat yoklardı, sadece balkonda oturan Kocadon teyze ve kapıda oturan Asiye teyzeler vardı. Asiye teyze beni görünce çok sevindi elini öptüm, boynuma sarılarak defalarca öptü beni, hayır dualarını aldım.

Ayşe ebemin Konaktaşta bulunan evine baktım kapısını açtığım damak, oturduğum sedir pencere yoktu artık, ama ben pencerede oturan büyükannemi halen görüyordum sanki kınalı saçların çevrelediği her zaman gülücükler saçan o güzel yüzü ile bizleri bekliyordu. Kocaman bir kalp; içinde herkese yer olan… Tüm aileyi bir arada tutmayı başaran o minik vücut yoktu artık…  Küçükken Konak taşın taşlı yollarından koşarak tırmanır ve Ayşe ebemin evinine gelirdik. Damaklı kapının deliğinden küçük parmaklarımızla kapıyı açardık. (kapının anahtarı on santim kadar ve demirdendi, oda kapısı ise demir bir goralı kapıydı, gora deliğinin üstünden başparmağını bastırarak açılırdı.)

2006 Ağustos’ta askere gitmeden önce belki bir daha göremem, dönemem diye kazancıya gitmiştim. Ayşe ebem iyice yaşlanmış yatakta yatıyordu. Anneannemin evinde kalıyordu artık, evde kimse yoktu Anneannem (Fatma ebem) ve dedem tarlaya gitmişlerdi. Anneannem komşularına söylemiş ve yemek saatinde büyükanneme yemek vermişlerdi. O keskin, çivit mavisi gözleri artık fazla görmüyordu, Canının sıkıldığı her halinden belliydi. Yarım saat daha sohbet ettik ben fotoğrafını çektim.

Sanki bir daha göremeyeceğim içime doğmuştu. yaşlı insanların böyle köşede ölümü beklemeleri ne kadar acı bir durum bir bilseniz.. Büyükannem iyice yaşlanmıştı, damarla kırışık o güçlü ellerini öptüm, hayır duasını aldım, vedalaştık arkama baka baka üzülerek gitmiştim, insan sevdiklerini hiç kaybetmeyecekmiş gibi görüyor fakat ölüm gerçek, nur içinde yat büyükbüyükannem. Seni hiç unutmayacağız.

Annem onun ilk torunu, anneannem ise tek kız evladı, iki üç tane daha çocukları olmuş fakat yaşamamışlar ve şimdi tek kızından beş torun, beş torundan on dört evladı var, bu dört evladın da altı tane de çocuğu var, bunlardan biride benim kızım Bensu, yani Ayşe ebemin altı tane torunun torunu var demek, torunun torununu görmek herkese nasip olmaz.

Büyükannem çevresince sevilen sayılan bir insandı, civar köylerden özellikle Bucak ve Uluköy mahallesinden eski dostları ve akrabaları onu ziyarete gelir hal hatır ederlerdi. Özellikle Alime velisi her Cuma gelirdi.

İrneboldan Halis Bey diye birisi kazancıya her geldiğinde büyükanneme uğrardı. Ortaokulda okurken büyükannemin bitişiğindeki evlerinde kalmış kiracıymış. Yıllar geçmesine rağmen halis bey bir vefa olsa gerek gelir elini öperdi.
Örnek bir insandı Yaş haddinden maaşını hak etmesine rağmen bu parayı reddedecek kadar da gururluydu. “Benim halim vaktim yerinde bana devletten para almak yakışmaz” diye bu parayı elinin tersiyle itmiştir. 107 yaşında vefat edene kadar maaş almadı, hatta dedesinden kalan babasının aldığı gazi maaşını bile hiç araştırmadı. Şimdilerde insanların devletten üç kuruş maaş almak için yapmadıkları sahtekârlık yok gibi. Ayşe ebemin bu örnek davranışı bu tür insanlara ders olmalı.  

Büyükannemin Kocaman ahşap iki katlı ve çift salmalı bir evi vardı damı topraktan, merdiven ve balkonu tahtadandı. Evinin iki küçük penceresi vardı, Büyükannemin evinin içinde ateş yakıp yemeğini, çayını yaptığı bir ocağı vardı, Ocağın kenarında mavi renkli bir çaydanlığı vardı içinde ardıç dallarından yaptığı çay bulunurdu. Çayı çok şekerli içerdi hepimizden çok şeker tüketirdi. Şekerlerden ve şekerli şeylerden hiçbir zaman uzak durmayı da denemedi. Sofrasından Ermenek helvası hiç eksik olmazdı. Bakır yemek kapları vardı,

Eski köy evlerine mahsus ahşap süslemeli duvara gömme dolapları vardı, Evin köşesinde dışı eski büyük yağ tenekelerin kaplamalı bir cehiz sandığı bulunurdu, sokağa bakan üzerine oturulabilen sedir biçimde küçük bir de penceresi vardı. Evi kocamandı ama penceresi küçüktü, biz sokak başından çıkar çıkmaz ilk baktığımız yer bu küçücük pencere olurdu, Çünkü Ayşe ebem orada oturur sanki birilerini bekliyormuşçasına hep dışarıya bakardı. Yatağı zaten hemen pencerenin önünde serili olurdu. Bu pencere beklide dedem öldükten sonra yalnızlıktan dolayı bu pencere onun umut kapısıydı…

Büyükannemin bu kocaman iki katlı ahşap evin bir salmasında kendi oturuyor, diğer salmasında ise torunu olan dayım İlyas (Ellez) KÖKSOY ailesi ile oturuyordu, dayımdan önce Annemle babam evlendikleri ilk yıllarda buraya yerleşmişler. Büyük ablam burada doğmuş babam gurbet ellere çalışmaya gittiğinde yine torunu ve çocuğuna yine büyükannem göz kulak olmuş, dayım yaklaşık bir on beş yıl burada oturmuştur. Dedem öldükten sonra dayımların orada kalmaları büyükanneme büyük bir destek olmuş ve yalnızlığını unutturmuştur. Dayım ve üç tane kuzenim Ayşe ebemle beraber en güzel günlerini burada yaşamışlardır bazen küstüler bazen gülüştüler zaten hayatında tazı tuzu bunlar değimli… Büyükannemin hepimiz üzerinde çok büyük emeği vardır, hakkını kolay kolay ödeyemeyiz…

Ayrıca büyükannem tamamen doğal besinler tüketirdi. Hayatında hiç doktor yüzü görmedi hiç doktora gitmedi, hep kendi kendinin doktoru oldu. Belki de bir asır yaşamasının sırrı bu doğal besinleri kullanmasından kaynaklanıyordu. Bütün yemeklerinde hayvansal yağ olan tereyağını kullanırdı, Ben çocukken hatırlarım, ardıç, servi ağaçlarının yapraklarından ve bilmediğim birçok endemik bitkilerden çay yapardı. Kabarcık ve yılan üzümü dediğimiz bitkilerin midesine iyi geldiği söyler hap gibi yutardı. (bilmiyorsanız sakın denemeyin) bizlere bu tür bitkileri tarif eder bizde bahçeden getir beraber kullanırdık.

Odanın kapı girişinin sağ köşesinde bir zahire sandığı vardı. Üzerinde yatak yorgan yığılırdı. Zahire sandığı çok büyüktü sanırım 2x2mt uzunluğu ve 1,5 mt. Yüksekliğindeydi sandığın içi hep buğday dolu olurdu, ara sıra karıştırdığım için biliyorum, aynı zamanda orası büyükannemim değerli saydığı şeylerin sakladığı bir yerdi, büyükannemin arazileri çoktu arazilerinin yarısını Fatma ebem (anneannem) diğer yarısına da annemler ekerdi. Tabii ortaklık usulü ile tam bağışlama ve teslimiyet söz konusu değil bu durumdan anneannem hiç hoşnut değildi ama sonuçta mal sahibi Ayşe ebemdi. Tarladan elde edilen bütün mahsul yarı yarıya bölünürdü. Dedem ve babam ebemin hakkına düşen buğdayı bu zahire sandığını dökerlerdi. Sandık azgına kadar dolardı Ayşe ebemin o zaman gözlerinin içi güler ve memnun olurdu.

Bu kadar mahsulü elbette tek başına yiyemezdi ama, o ki Şahsan Ayşası (Şah Hasan) idi, o ki Şıh Hasanın Oğlu Hüseyin’in kızıydı ve bolluk bereket içinde büyümüştü ama yokluğu da çok iyi biliyordu,  o zamanın kazancısındaki kıtlık günlerini çok iyi biliyordu hep tedarikli olmak ve stokta yiyecek bulundurmak o günün insanlarının aç kalmamak için yaptıkları bir tedbirdi belki. Zamane halkı, Darı (mısır) keşirini, Geyiceği (mayoş yabani elma) un yapıp ekmek ederlermiş, arpa ve çavdar ekmeği çok lüksmüş o zamanlarda, Kazancıda süllah beyler gibi hacı sofular gibi toprak ağaları varmış ve köylü birkaç kutu buğdaya günlerce çalışırlarmış, işte o dönemde Şahsan Hüseyin gibi kendi kendine yeten kişilerde da varmış yani büyükannemde hep ağa kızı gibi davranırdı, o zahire sandığından kendi ihtiyacı olan un ve bulgurluk buğday yaptıktan sonra geri kalanını yardıma muhtaçlara eşe dosta dağıtır, gelenlere izzeti ikram ederdi geri kalanını da satar başka ihtiyaçlarını görürdü.

Evin önünde kocaman bir su arığı geçerdi, bu arıktan Aybahamdan gelen suyu çeşmenin yakadan ağrı, odanın önünden gelerek, konak taştan geçerek, tepsili gediğe doğru kıssekideki bahçeleri sulamak için kullanılırdı. Arık ev ile bahçe arasından geçerdi. Bahçeye geçmek için Su arığın üzerinde eski bir döven koyarak köper yapmışlardı. Böylece köperin üzerinden geçerek bahçeye ulaşırdık. Bahçede domun erikler ve nar ağaçları çoğunluktaydı, duvarın dibinde yetişen ebegümeci ve ısırgan otları arasından yürüyerek davşanbaş elma ağacına ulaşırdım, bahçenin bir köşesinde yonca ekili olurdu yoncanın ortasında bir davşanbaş elma ağacı vardı. Dibine düşen sararmış elmalardan alır yerdim, tabii içindeki elma kurtlarına da dikkat etmeli, zaten elmaya gerçek tadını verende bu kurtlarmış, Baranalardaki İzmir beyazı üzümünde tadına bakardım bu arada… Bahçeye uğramadan asla eve gitmezdim…

Benim ve kardeşlerimizin çocukluk yılları bu evde geçti diye bilirim, biz kardeşlerimle çok şanslıydık o kadar çok dedemiz ebemiz vardı ki mesela ben 5 yaşında iken anne ve baba tarafından toplam dört dede, altı ebem vardı, o zamanlarda annemin ve babamın büyükanneleri yaşıyorlardı. Hangisine gideceğimize bir türlü karar veremezdik, çocuk mantığından hareketle avanta, yeme içme nerede ise biz oraya giderdik ben büyükanneme gittiğimde dünyanın en mutlu insanı olurdum.

Benim büyükannem. Israrla sorardı açmışın diye, mutlaka yemek yemeliydim, ısrar ederdi zaten başka seçme şansında yoktu, çünkü sumat yere açılmış yiyecekler konmuştu bile… Kış ortasında manızadan domates, iğde efenginden üzüm koyardı sofraya en taze meyveyi getirdi. Her mevsim evinde taze meyve bulmak mümkündü, Buğdayın içinden armut, elma çıkardı. Musandıradan kurtulmuş elma armut kaklar ve meyveleri hep taze taze muhafaza ederdi. Aralık ayında bile üzüm ve nar yediğimi bilirim. 

Ayrıca çok sevdiğim birde yemeği vardı “Terayaglı kara erikli nohutlu bir yemek” yapılışına gelince, Tencerede kavurma tereyağı ile biraz ısıtıldıktan sonra haşlanmış nohut ve kurutulmuş kara erik tencerenin içene atılır, sonra üzerine yeterli miktarda su, tuz ve gerekli baharatları eklenir ve yarım saat kadar pişirilir.  Büyükannemin en çok sevdiğim yemeği buydu, ne zaman yanına gelsen bu yemeği sevdiğimi bildiği için hemen yapardı.

Annem yanında büyümüş O zamanlarda ilk torunlar genellikle ebeveynlerinin yanında kalır,  büyürlermiş annem evlenecek yaşına kadar büyükannenim yanında kalmış ve ayşe ebemi hep öz annesi gibi görmüş annem anlattırdı bir defasında laf söz dinlemediğinden büyükannem kafasına tencere ile vurmuş, ayşe ebem örf ve adetlerimize bağlılığından dolayı mahallenin kızlarına ve ablalarıma hep nasihat ederdi “uccucca olun, hahihuhihu yapmayın” diye azarlardı… nezaketten uzak düzgün oturmayan kızlara da “kız kısmısı toplu oturur edepli olun bakayım” diye  kızar, yetişirse de elindeki maşayı vururdu tabi...

Ben bildim bileli hep dedemle büyükannem kavga ederlerdi, dedem sinirlenir azıkkabıya iki kuru ekmek çıkılar ve derecik köydeki bağa giderdi. Dedemin beyaz bir bir atı vardı, bağa giderken bizim evin önünden geçerken bizleri çağırır başımızı okşayıp sevdikten sonra cebinden çıkardığı kaklardan (kuru üzüm, incir, iğde, çıtlık, erik v.s.) verirdi. Yaz kış cebinden kak hiç eksik olmazdı. Kardeşlerimle dedemin dönüşünü dört gözle beklerdik, çünkü bağdan bize mevsimine göre taze meyveler getirirdi. (Nar, Ceviz, İncir, Üzüm, Erik gibi)

Dedem genellikle evinin önündeki büyük bir kütüğün üzerinde elinde bir keser ile kazma kürek sapı düzer, ekmek şişi gibi tahta ev aletleri yapardı, çok sigara içerdi sürekli öksürürdü bu yüzden akçiger kanserinden vefat etti. Hasta iken son zamanlarda bizim evde kalmıştı, hiç konuşmadan pencerenin önüne üç dört adet yastığı üst üste koyar ve üzerine yaslanarak dışarıya saatlerce bakardı. Kol ve ayaklarındaki etleri morarmıştı etine parmağını bastığında çukurlar oluşuyor ve parmağın izi kalıyordu. Kanserli ölümü beklemek böyle bir şey olsa gererek, dedem 1984 yılında ebemden yaklaşık 23 yıl önce vefat etti.

Dedem vefat ettikten sonra Ayşe ebem kendini daha bir yalnız hissetti, Bazı günler beni eve göndermez yanında kalmamı isterdi. Yalnız yaşadığı için Komşuları sürekli yanına gelirlerdi, mahalleden yakın komşuları, Sırma teyze, Eşminin Şerif, Saka hasanın karısı, Yanık kız, Ebe teyze, Fatma Teyze ve Asiye teyzeler hiç eksik olmazlardı. Yalnızlığına ortak olan ve zaman geçirmek için kendine bir uğraş olarak beslediği tembel bir eşeği ve tavukları vardı. İhtiyaç fazlası yumurtaları bazen satardı. Zamanını ibadetle geçirirdi.

Artık 100 yaşını geçmiş birisi olarak zaruri ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi, eskisi kadar güçlü değildi, sonunda anneannemin (Fatma Ebem) evine taşındı son 3 yıldır beraber yasıyorlardı, damadı olan Süleyman dedemi hiç sevmemesine rağmen onun evinde kalmaya mecburdu, tek evladı vardı oda anneannemdi. Dedemi sevmemesinin sebebi, Anneannemi dedem obaya giderken zorla kaçırmış ve evlenmişler. Bu olaydan sonra  “Ben alıbubanın hasanın yurduna bir daha ayak basmam"demiş. demesine ama kader bu işte Ayşe ebem maalesef ayak basmam dediği dedemin evinde vefat etti, son üç yılını da bu evde geçirdi. Süleyman dedem ile kaynanası olan Ayşe ebemle beraber eski günleri hiç yaşamamacasına aynı çatı altında yaşadılar… taki bizi bırakıp aramızdan ayrılana kadar. Allah rahmet eylesin ruhun şad olsun mekânın cennet olsun, nur içinde yat, Büyük büyük annem.

Artık evinin kapısı damaklandı ve goralandı, Şimdi o kocaman evin küçük penceresine bakıyorum, daha doğrusu yaklaşmak ihtiyacı hissediyorum. Garip bir çekim var. Pencereye bakmaktan kendimi alamıyorum. Sanki orada bizi bekleyen birileri var, bakışlarım otomatik bu özel ve tek pencereye kilitleniyor. Pencereden içeriye bakmaya ısrarla devam ediyorum. Bu garip eve karşı içimde engelleyemediğim bir merak ve heyecan var. Bir şeyler beni sarıp sarmalıyor, içine almaya çalışıyor. İçeriyi daha iyi görebilmek için gözlerimi dikkat kesiyorum, Belli belirsiz simasını gülümsemesini fark edebiliyorum…

Başımı biraz sola çevirince büyük giriş kapısını görüyorum. Açmaya çalışıyorum ama kilitli. Kapının deliğine parmağımı sokuyorum kapı damaklı, fark ediyorum ki kilitte vurulmuş, Tekrar pencereye bakıyorum kendimi göstermeye çalışıyorum, ama ne beni görebiliyorlar ne de duyabiliyorlar. Anlıyorum ki, benim sıram daha gelmedi.  Arkamı dönüyorum ve yürümeye başlıyorum konak taşa doğru. Bir kaç adım henüz atmışken son bir kez eve bakmak istiyorum. Başımı geriye çevirdiğimde Ayşe ebemin pencereden bana baktığını görüyorum. Gülümsüyor mu? Seçemiyorum, ama öyle olmalı...

Hasan KÖKSOY- Ağustos 2007- Kazancı

Bu haber 1445 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

ANKET

2019 yılı AKP Adaylarından Kazancı Belediye Başkanı Kim Olsun




Tüm Anketler

10 ARALIK DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ KUTLANDI12 Aralık 2018

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz herhangi bir sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi