Kazancı Beldesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM FORUM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

EL-Halil/Filistinde Dört Ay -Ercan Taştekin

Kazancı Haber

11 Ekim 2014, 14:22

Kazancı Haber

İlk olarak şunu söylemekte fayda var: Filistin öyle elini kolunu sallayarak, avare avare dolaşılacak bir yer değil. Bu bölgeyi okuyabilmek, anlayabilmek; kişinin doluluk oranı ile doğru orantılı. Eski eserlerin, binaların üzerinde bir takım tarihler, yazılar var. Bunları okuyamaz, anlamlandıramazsanız size anlatılanla iktifa etmek durumundasınız. 

BÖLÜM 1

Her bir dine inanan kendini burası ile bütünleştirmiş. Yahudiler binlerce yıldır burası zaten bizim topraklarımızdı iddiasının arkasında. Burada tekrar var olmak için verdikleri mücadeleyi, Filistinlileri yerlerinden ederek onların malına mülküne sahiplenmeyi normal olarak görüyor ve bunu asker gücü ile yapıyor. Öte yandan Ortodoks, Katolik veya Protestan olsun İncil’de, Hz. İsa’nın doğduğu, çarmıha gerildiği yerlerde kimliklerini arıyor ve buraları da içine alan sosyal faaliyetleri dur durak bilmiyor.  

İlginçtir Yahudileri topraklarından kovan İspanyollar Yahudi yerleşimcilerin alanında kalan Filistinlilere ait evlerin restorasyonu için sivil toplum kuruluşları ile Filistinlilere yardım ediyor. Yani Yahudilerin aslında tarihi düşmanları, El-Halil şehrinde yaptıkları restorasyon çalışmaları ile rahat hareket ediyor! Muhtemeldir ki o onardıkları, güzelim tarihi binalara, kendi tarihleri adına “İspanya tarafından şu tarihte yapılmıştır.” deyip kendilerine tarih oluşturacaklardır. Çok da bu duruma şaşmamak gerekir. Zira Suudi Arabistan, İsveç Gelişim Ajansı (SIDA), Almanya, Fransa, Mısır, İtalya da sözde onardığı yerlere tabelasını kazımış. Sözde diyorum çünkü göze görünür bir iyileştirme yok. Halen o güzelim tarihi binalara güzelliğini, iştihamı ve gizemi veren yine o günün mimari gücünden başka bir şey değil. Ama yabancılar sağ olsunlar hazıra konarak biz tamir ettik edasıyla tabelalarını asmaktan geri durmuyorlar. Hatta restorasyonu yapılan binalara kendi renklerini katıyorlar. Bunlardan birisinde İspanya Çıraklık Eğitim Merkezi faaliyet yürütürken bir diğerinde Fransa-El Halil Şehri Kültür Değişim Merkezi hizmet veriyor.   

Hz. İbrahim Camiinin karşısındaki yamaçlarda oturan bir Filistinli oturduğu evin 145 yıllık olduğunu, Osmanlının o evi hastane olarak kullandığını ifade ederken; hemen arkasındaki alanda yer alan zeytin ağaçlarının 2500 yıllık olduğu söyleniyor. Sözde bir dönem bu ağaçlar Fransız bir araştırmacı tarafından 1000, 2000, 3000 vb. yıllık sınıflandırmaya tabi tutulmuş. Öte yandan Yahudi yerleşimciler bu tarihe tanıklık eden ağaçların bir kısmına zarar vererek kurumalarına neden olmuş. Gövdeleri çınar ağacı gibi kalın. Bunların tam karşısında yer alan Sinogog’un restorasyonu için İngiltere’ye teşekkür plaketi duvara çakılmış durumda ve burası Beit Hadassa diye adlandırılıyor. Hemen yakınında da Beit Romana diye adlandırılan 1870’lerde İstanbul’dan göç edip buraya yerleşen Romano ailesi tarafından, içinde sağlık ünitesi de barındıran bir nevi yatılı okul olarak yaptırılmış bina yer alıyor. Şimdiler de yerleşimciler o binaya yapışık yeni bir bina inşa ediyorlar. 

UN, sivil toplum kuruluşları sürekli hareket halinde. Hıristiyan Barış Birliği (CPT) adlı sivil toplum kuruluşu Hz. İbrahim Camiinin önünde İsrail askerinin kurmuş olduğu kontrol noktasından Filistinlilerin camiye sağlıklı girip giremediklerini, okula giden çocukları ve sayılarını gözlemliyor ve kamera, fotoğraf makinesi ve not ile kayıt altına alıyor. 

El-Halil şehrinin üç ayrı noktasında Yahudiler için İsrail askerleri ile korunaklı,  toplu yerleşim yerleri tahsis edilmiş ve şehrin ana merkezi olan Hz. İbrahim Camii ve çevresi İsrail askerlerinin kontrol noktaları ile çevrelenmiş durumda. Filistinliler kendilerine ait bu alanda hareket edemiyor veya kısıtlı hareket ediyor. Filistinli çocuklar okullarına gitmek için İsrail askerinin kontrol noktasından geçiyorlar ve çantaları aranıyor. Osmanlı’dan kalan kapalı çarşılar açık gibi gözükse de ayakta kalabilmeleri için uluslararası kuruluşların dükkân sahiplerine para yardımı yaptığı söyleniyor.   

Yahudileri temsil eden İsrailli halk temsilcisi belinde silahı, Amerikan aksanı ile İngilizce konuşuyor ama benim görevli olduğum misyonda Amerika’nın temsilcisi yok. Öte yandan Coca Cola piyasaya yine hakim ve içtiğimiz hazır suları yine Coca Cola piyasaya sunuyor.

TİKA da bir kişi ile temsil ediliyormuş! Bir Türk dünyaya bedel olsa gerek ama kazın ayağı öyle değil. TİKA temsilcisi ile görüşme girişimim olsa da henüz kendileri ile mülaki olamadım. Belki de güzel çalışmaları vardır ama bilmiyorum. 

Buraları anlamak için dinler tarihini, Osmanlı tarihini, batılıların bu alana bakışını, ülkemiz politikasını iyi anlamak gerekiyor. Yoksa herkes kendine göre bir hikâye yazmış ve karşısındakini ona inandırmaya çalışıyor. 

Bugün, 6 Kasım 2012, akşam saatlerinde arkadaşımın daveti ile Türkçe dersine katıldım. Hacettepe’de eğitim görmüş, 2000 yılında memleketine dönmüş bir Filistinli. Ticaretle uğraşıyor. Akşam vakitlerinde de gönüllü olarak Filistinlilere Türkçe eğitimi veriyor. 11 dönem kurs vermiş bu güne kadar. Biz de 10 kişilik Türkçe dil kursuna, ana dili Türkçe olan kişiler olarak, kursiyerlere katkı olsun diye derse iştirak ettik. Eğitimci, öğrencilerine kelimelerin zor olmadığını anlatmaya çalışıyor. Tayyare, sefer, malumat, netice, mutmain, sabah, belediye, muhtar, müşkülat, zelzele, tapu, muhasebe vb. birçok kelimenin aynı olduğunu söylüyor. Arapçada olmamasına rağmen “cı, çi” eklerini kullandıklarını bize anlatıyor. Makineci gibi. Arapça ve Türkçeden birbirine geçişler olduğunu da ekliyor.     

Bir çerez dükkânına uğruyoruz. Çalışanlardan biri Türkçe biliyor. 2 yıl Türkiye’de İstanbul’da üniversitede okumuş. Parası yeterli gelmediği için geri dönmüş ama parasını toparlayıp eğitimine geri dönme planı var. 

Polat karakterini seviyorlar. Ama Murat Alemdar olarak adlandırıyorlar. Arabanın arkasına kurtlar vadisi figürlerini çizmişler. Türkiye’den olduğumuzu söylediğimizde Murat Alemdar deyip tokalaşıyorlar. Bu şekilde tokalaştığımız bir gencin, Filistin’in geleceğinden çok da ümidi yok. Bulunduğu evin terasını, İsrail askerlerinin, evin ortasından pervasızca geçip çatıyı kullanmalarından şikâyetçi. Terasına birlikte çıktığımızda bitişiklerindeki tarihi binanın çatısının kış şartları nedeni ile çöktüğünü görüyoruz. Duvarları yıkılmış ve yıkımla birlikte görünür hale gelen küpleri fark ediyoruz. Duvarların içine yapım esnasında neden küp konulmuş onu tarihçilere ve mimarlara sormak gerekir. Sohbet ettiğimiz kişinin de bu konu ile ilgili bilgisi yok. Yıkılan evin ne olduğunu, kime ait olduğunu soruyoruz. Palas, saray olduğunu söylüyor. Kim için diyoruz. Büyükler için diyor. Büyükler kim diyoruz. Osmanlı, Osmanlı Sultanları diyor. Ve ne zaman tekrar geleceksiniz diye soruyor. Kendi penceresinden Türkiye’yi kurtarıcı olarak görüyor. O anda ezan sesini işitiyoruz. Bulunduğumuz terasın hemen bitişiğindeki minareden geliyor ses. Ve genç ekliyor: Bu camiyi Osmanlı yaptı. Fakat bakıma ihtiyacı olduğunu gözlemliyoruz.

Başka bir gün. Başka bir eve giriyoruz. Evin kapısı Yahudi yerleşimcilerin işgal ettiği tarafta kalmış. Evin balkonu ve pencereleri de tel örgülü şekilde aynı yöne bakıyor. Mecburiyetten Filistinlilerin oturduğu yerden kapı açmışlar ve biz de oradan giriyoruz. Bu ev de tarihi bir bina. Tarihi evlerin kendine özgü muhteşem bir mimarisi var ama bakımsızlıktan bu güzellikler harap oluyor. Evin bir bölümüne Hristiyan Barış Birliği (CPT) yerleşmiş. Sözde Filistinliler için mücadele veriyorlar. Belki de doğrudur, kim bilir? (Ayrıca, Dünya Hristiyan Birliği (EAPPI) adı altında ikinci bir Hristiyan kuruluşunun da CPT gibi hareket ettiğini belirtmek isterim.) Evin yaşlı hanımı, Yahudi yerleşimi tarafında kalan kubbeli bir yapıya dikkat çekiyor. Ve Türk Hamamı diyor. Fakat kullanılamadığını da ekliyor.

Eski Çarşı içindeki müzeye giriyoruz. Müze demeye şahit lazım. Bakımsızlıktan dökülüyor. Burası Türk Hamamı diyorlar. Göbek taşı, kurnalar, yıkanma odaları, kubbesi… Hepsi bizden izler taşıyor. Tanıtımda yardımcı olan kişi, yapının o günün şartlarında mükemmel dizayn edildiğini söylüyor. Kubbesi delikli olsa da yağmurun içeri girmediğini, ancak dik açıyla gelen damlaların içeri girdiğini ve bunların da düştüğü yerde yapılandırılan havuzda toplandığını bize gösteriyor. Ne diyeyim her yer tarih. Kendimden utanıyorum. Kitabeleri okuyamıyorum. Aynı kültürden, dinden geldiğim insanlarla Arapça dilinde konuşamıyorum. Tarih hakkında açıklayıcı, tamamlayıcı bilgiler sunamıyorum. Turist gibi dinliyoruz, elden bir şey gelmiyor.  

Eski çarşıda sabah erken saatlerde ellerinde boş plastik kaplar çocukların çeşitli yönlerden bir noktaya ilerlediklerini görüyoruz. Burası Hz. İbrahim döneminden beri ücretsiz hizmet veren çorba dağıtım yeri. Şimdilerde El-Halil Rehabilitasyon Merkezi (HRC) bu fonksiyonu eda ediyor. 

Bu çarşıda hareket etmek bizim için rutin görevlerden. Ve bizim gibi kendine rutin bir görev addetmiş aksakallı bir amca var. Kasap dükkânı var amcanın. Ama bunun ötesinde bizi her gördüğünde cebinden bonbon şekeri çıkartıp bize uzatıyor. Hiç elinin cebinden boş çıktığını görmedim. Hastanelere de gidip hastalara şeker dağıtıyormuş. İçindeki verme isteğini yerine getiriyor besbelli. Misyondaki yabancılarımızdan bir kısmı da İngilizcede “candy man”, karşılığı “şeker adam” olarak kendisini adlandırıyorlar.      

El-Halil şehri sınır olarak ikiye ayrılmış durumda. Bir kısmının yönetimi Filistinlilerin kontrolünde iken diğer bölümü İsrail’in elinde. Resmi olarak böyle gözüküyor. Ancak, Filistinlilerin savunma, güvenlik adına sadece polisi var. İsrail istediği zaman asker gücü ile Filistin alanına giriyor ve istediğini yapıyor. Aslında ülke İsrail ülkesi ve ülke yönetimi İsrail’in elinde. Havaalanı zaten İsrail kontrolünde ve ülkeye giriş tek havaalanından yapılıyor. Piyasada dönen para da İsrail parası.  

Bugün 10 Kasım 2012. Yahudiler için Hz. İbrahim’in eşinin (Hz.Sare) yakılarak öldürüldüğü gün. Yahudilerin kutlama günü. Hz. İbrahim Camii ibadete kapalı. Açıksa da; alana Yahudilerden başka kimse alınmadığı için Filistinlilerin kalabalık arasından geçip Camide ibadet etmesi mümkün değil. Çevre yerlerden gelen birçok Yahudi yerleşimci kutlama için şehre gelmiş durumda. Caminin bir yarısı Cave of Macbela adıyla Yahudilere açık. Düne kadar Filistinlilerin olan ve bizim de gözlemci olarak o alanda Yahudi yerleşimci hareketliliğini gözlemlemekle sorumlu olduğumuz parka Yahudiler çadırlarını kurmuş durumda. Öte yandan bize de artık orayla ilgili Yahudi yerleşimcilerinin hareketliliğini gözlemleye gerek yok bilgisi verilmiş durumda. Ayrıca kutlama süresince o alandan uzak durmamız söyleniyor. Normalde gözlemciyiz ama problem yaşanması en yüksek seviyede olan bir kutlamada bize alandan uzak durun deniyor. Yani bu alana yakın yerde oturan ve hareket eden Filistinliler problem yaşarsa kim rapor edecek belli değil! 

Filistinlilerin yaşadığı birinci bölgede hareket ediyoruz. Çok dağınık bir şehir. Kaldırımlar, caddeler, arabalar, yayalar, yol kenarları, dükkânlar, seyyar satıcılar, gürültü, düzensizlik, çöpler, korna sesleri almış başını gidiyor. Evlerine ayakkabı ile giriyorlar. Temizlik yok. Güzelim tarihi yerleşim yerlerinin, çarşıların altında ahırlar var. Kokudan geçilmiyor. Hayvanları bağırttırarak arabaya bindiriyorlar, eziyet ediyorlar. Bu düzensizlik sizi daha çok süründürür diyesi geliyor insanın. Üstler başlar dağınık. Dükkânlardan gelen Kur’an sesleri kulağa hoş geliyor ama günlük yaşantısında bu kadar Kur’an ile iç içe olan bu insanların bu dağınık hallerine bakınca büyük bir tezat var. 

Osmanlı çarşısının Hz. İbrahim Camii tarafına çıkan yolunun kenarındaki duvara Jerusalem (Kudüs) 30.9 km. diye bir tabela asılmış. Yani El-Halil’de oturan Filistinlilerle alay ediliyor! Çünkü o tabelanın olduğu yerden araba geçişi yok ve yaya geçenler de X-RAY cihazlarından aranarak Hz. İbrahim Camiine giriyorlar. Araç da olsa, mesafe yakın da olsa Filistinliler Kudüs’e giremiyor. Daha önceden Kudüs’te olanlar için de duvardan perdeler örmüşler. Oradaki Filistinliler de ancak kendilerine belirlenen alan içinde hareket ediyorlar. İllaki Kudüs’e gitmek istiyorsanız İsrail’in ilgili makamlarından izin kâğıdı almanız gerekiyor. İlginçtir diğer ülkelere ait ikinci pasaportu olan ama aynı zamanda Filistin vatandaşı olanlar Filistinli sayıldıkları için onlar da bu izin prosedürüne dâhil olmak zorunda.   

Eğitim programı dâhilinde İsrail Dış İşleri Bakanlığı yetkilileri tarafından yapılan bilgilendirme sunumlarında,  idarecilerin ülkelerinin politikaları paralelinde çok kararlı oldukları görülüyor ve çok rahatlar. El-Halil’in en problemli yer olduğunu kendileri de ifade ediyorlar. Filistinlilerin kendileri ile masaya oturmaktan imtina edip Birleşmiş Milletlere üye olma yolunda hareket etmelerinden memnun değiller ve gerginliğin artacağını ifade ediyorlar. Özellikle Filistin’in Birleşmiş Milletlere üyelik için seçtiği 29 Kasım 2012 tarihi, İsrail’in de kuruluş günü olması nedeni ile onlar için rahatsız edici. Mısır’ın yeni yönetimden sonra kendilerini tanımamalarından yakınıyorlar. Filistin’in şu anki yönetimi ile anlaşsalar da Hamasın yönetimi ele geçireceğinden bahisle Filistin’i tanımanın bir şey ifade etmeyeceğini düşünüyorlar. Yıllarca Avrupa’da oradan oraya sürüldüklerini söylüyorlar ve şu an bulundukları yerleri satın alarak yerleştikleri, devlet oldukları ve başka da gidecek yerleri olmadığı için bu toprakları korumak ve savunmaktan başka yollarının olmadığını düşünüyorlar. 

Filistin ve İsrail’i bugünkü sınır ve yönetim yapısına getiren 1993 yılında yapılan Oslo anlaşması ve Norveç bu anlaşmada aktif rol oynamış. (Bulunduğumuz misyonun en tepe yöneticisi de Norveçli!) Amerika’nın iki taraf için de etkili güç olduğunu kabul ediyorlar. Üniversitelerinde öğretim görevlisi olan profesör bu bölgede kim ne derse desin Nasrettin Hoca hesabı herkesin haklı olduğunu söylüyor. İncil üzerinde yaptığı çalışmalara yer vererek bu yörenin hareketli olduğunu, Hititlerin (Türkler olarak adlandırıyor) Bizanslılardan El-Halil’i aldığını ve Hz.İbrahim’in de bu şehirde mezarı, ağaçları ve araziyi para karşılığı Hititlerden satın aldığını iddia ediyor. 13. Yüzyılda Memluklerin, 16. Yüzyıldan itibaren Osmanlıların hüküm sürdüğünü ekliyor. Osmanlı döneminde her hangi bir probleme dikkat çekmeseler de; İngiltere’nin devreye girmesi ile problemin başladığına dair her hangi bir ifade de bulunmuyorlar. Ancak, o zamanki İngiliz komutanı ve şu an Tel Aviv havaalanın da ismi olan Ben Gurion’dan memnunlar. Mısır’ın 6 gün savaşları ve Ürdün’ün bölgeyi yönetim sürecinde Filistin’in yalnız bırakıldığı apaçık ortada. Kuran’da konu ile ilgili araştırma yaptınız mı? diye sorduğumda; bazı şeyleri incelediğini fakat İncil üzerinden konunun anlatımının şaka ile karışık yapılabildiği ancak Kur’an’dan bahsederken aynı derecede laubali davranamayacağını ifade ettiler. En azından Kur’an’a saygısını takdir etmek lazım.   

İsrail yerleşeceği yere önce çadırla da olsa yerleşimcisini getiriyor. Sonrasında kültür parkı, bahçe, yol yapacağım diye Filistinlileri bölgeden uzaklaştırıyor. Örneğin Kudüs’te olan, 800 yıllık eski bir köyün sakinleri uzaklaştırılmış. Kendileri iki yerleşimci için ev yapmışlar. Eski köyü yıkıma başlamışlar ve sözde kültür park yapacaklar.

Ziyaret için girdiğimiz bir evde bir kolu olmayan ve bir bacağında metal parça takılı olan bir çocukla tanıştık. Üstü başı dağınık, ayağında doğru düzgün ayakkabı yok ve engelli, ama çok mutlu. Aile tedavi için yol arıyor. Türkiye’den olduğumuzu duydukça bakışları değişiyor. Çalıştığımız yer gereği Arapça konuşan yabancılarla çalışıyoruz. Temelde Lübnan, Suriye, Sudan, Irak vb. yerlerdenler ama Danimarka, Norveç vb. yerlerin vatandaşlarılar ve onlar aracılığı ile halkla iletişim kuruyoruz. Yıllar önce bu ülkelere göç etmişler ve o ülkenin vatandaşı olmuşlar. Arapça konuşuyorlar ama o ülkenin vatandaşı olarak konuşuyorlar. Yani kültür birliği olan bizler değil batılı devletler sempati kazanıyor. 

Sanki bu noktada bize de iş düşüyor. Bizim bu misyon için Arapça bilen kişi bulamadığımız ortada. Çok sert bir uygulama olabilir ama bu bölgeye gelecek kişilerde İngilizce ve Arapça birlikte şart koşulmalı. Öte yandan Türkiye’den göç edip Norveç, Danimarka, İsviçre, İsveç, İtalya’ya yerleşmiş vatandaşlarımızı Arapça ile buluşturup, bu tür misyonlara katılımını sağlayabiliriz. Bu şekilde Norveç’te yaşayan bir Türk, Norveçce, Arapça ve İngilizce biliyor olarak bu tür misyonlara gelebilir. Ben Türkiye vatandaşı olarak misyona katkı sağlarken o da Norveç vatandaşı olarak katkı sağlar ama aynı yöne bakıyor olabiliriz. Yoksa Arapça bilmediğimizden alanı yabancılara kaptırıyoruz.

Bizdeki tarihi kapalı çarşıları düşünün aynısı burada da var. Alttaki dükkânlar Filistinlilerin. Fakat üstlerine Yahudi yerleşimciler yerleşmiş. Yukarıdan Filistinlilerin üzerine çöp, taş, şişe atıyorlar. Bundan korunmak için telden, ağ gibi malzemelerden korunak yapmaya çalışmışlar ama nafile. Durum garip bir hal almış. İsrail askeri de nereyi ihtiyaç bulursa o binanın üstüne, tepesine konuyor. Kendine yol açıyor, Filistinli’nin evine giriş yolunu zorlaştırıyor. Bunu şehirler arası geçişlerde de yapıyor. Bir Filistinli 30dk. gideceği yere dağdan tepeden dolaşmaya zorlanarak 3-4 saatte ancak gidebiliyor. 

Çarşıdaki bazı binalar, evler yıkılmaya yüz tutmuş. Ülke olarak bu görevi üzerimize alsak buraları restore etsek diyesim geliyor ama İsrail yönetiminden izin almak gerekiyor. İlişkilerimize bakınca bizi bu alana çok da sokacak gibi gözükmüyorlar. İzin verseler de bu yerlerden gelecek bekliyor muyuz onu da bilmiyorum. Duygusal olarak Filistinliler bizi seviyor ama alandaki hareketliliğe bakınca çok da ağırlığımız olmadığı anlaşılıyor. Belki bazı adımların atılmasında TİKA ve bulunduğum misyonun (TIPH) işbirliği sağlanarak adımlar atılabilir. Fakat bunun için bulunduğum misyonun yönetim birimlerinde söz sahibi olmamız gerekiyor.  Öte yandan TİKA daha güçlü, daha geniş kadrolarla temsil edilebilirse doğrudan bulunduğum misyon ile irtibata geçebilir. Çünkü TIPH misyonu görevi gereği iki tarafla da iletişim kurabilmektedir.

Yemeklerin biz dahil üç ülke (Türkiye, Filistin ve İsrail) için de benzer olduğunu söyleyebilirim. Ama biz yemeklere daha bir düzen, tat, güzellik, servis, temizlik katmışız. 

İsrail askeri, polisi bulunduğu noktalarda askeri egzersizler yapıyor. Bu egzersizler kısa mesafeli koşma, silahını karşı hedefe doğrultma, sesle uyarıda bulunma gibi hareketlerden oluşuyor. Ama bu yapılan, egzersizin ötesinde anlamlar içeriyor. Çünkü bu egzersizler İsrail askerinin kontrolündeki detektörlerden geçerek okula gitmeye çalışan çocukların gözü önünde yapılıyor. Çocukların bilinçaltına yerleşen kareleri ve gelecekte ülkesi adına ne yapacağı düşünün. Ne kadar başarılı, güçlü olabilir? 

Çalıştığımız misyonun da ne işe yaradığını anlamış değilim. 15 kadar sıcak noktalar dedikleri yerler belirlenmiş. Yerleşimcilerin çadır kurduğu yer, tartışmalı ev (kime ait olduğu netlik kazanmamış mahkemelik), benzin istasyonu, alış veriş merkezi, Kurtaba Okulu, Park vb. buralarda hayatın normal akışı dışında gerçekleşen Yahudi yerleşimcilerin hareketliliğini, bayrak, afiş asmalarını, tamir, inşaat yapmalarını vb. gözlemliyoruz. Fakat gözlemin bir etkisini gördüğümü söyleyemem. Örnek vermek gerekirse; Filistinliler ’in yönetim alanında olan ve park olarak kullanılan yere yerleşimcilerin girmesine izin verilmesi ile birlikte bu alanı gözlemlemeyi bıraktık. Filistinliğe ait olan ev mahkeme kararı ile yerleşimcilere verildi ve orayı gözlemeyi de bıraktık. 

Sanki uluslararası bir gözlemci kurumun bekçiliğinde yerleşimcilerin pozisyonları güçlendiriliyor gibi bir durum var. İsrail askerinin ve yerleşimcilerin Filistinlilere yaptığı taciz, sataşma, kötü muamele, yakalama, gözaltına alma, ev araması, ev işgali, sınırı aşan kimlik kontrolleri, kontrol noktası kurma, yol kapama, çocukların okul çantalarını arama gibi hareketlilikleri gözlemlemek ve rapor etmek de görevlerimiz arasında ama bir şeyin değiştiği yok. İsrail yönetimi istediği zaman istediği şekilde davranıyor. Tarihte saygı duydukları komutanları Ben Gurion’ın “Yum Şum” diye bir lafı varmış. Bugün böyle yarın şöyle gibi bir söz. Yani şu an anlaşma için masaya otursanız o an başka bir konu gelişse hemen masadan kalkıp farklı davranmayı doğal kabul ediyorlar. Dolayısıyla yapılan gözlemler, raporlar ne kadar etkili oluyor bilmiyorum. 

Bugün, 18 Kasım 2012. Gazze’deki olaylar bizim bulunduğumuz El-Halil şehrinde Filistinlilerin protestoları ile kınanıyor. Gösteriler daha çok akşam saatlerinde oluyor ve kalabalık genelde çocuklardan oluşuyor. Bulunduğumuz misyonun güvenlik memuru sık sık, İsrail güvenlik görevlileri ile Filistinli vatandaşlar arasında meydana gelen toplumsal olaylara dikkat çekerek, gerek bulunduğumuz şehrin işlek yerlerine, gerekse Ramallah, Nablus şehirlerinden uzak durmamız konusunda telefonumuza gönderdiği mesajlarla bizi uyarıyor. Olay var alana yaklaşmayın deniyor. Sözde gözlemci olarak bulunuyoruz ama güvenlik endişesi ile sıcak alanlardan uzak duruyoruz. Bu noktada Filistinlilerin ne gibi bir zor kullanmaya maruz kaldığını gözlemlemek de pek tabi mümkün olmuyor. Bizim yaptığımız ortalığın sütliman olduğu zaman yok Yahudi yerleşimciler çadır kurmuş mu, yok kurulan çadırın oradan Yahudi geçmiş mi, mülkiyeti tartışmalı olan evde ışık görülmüş mü gibi 10-15 başlık altında tırıvırı konuları gözlemliyoruz. Yani Filistinlilerin acı çektiğini gözlemleyeceğimiz asıl sıcak saatlerde yokuz. O yüzden Filistinliler, uluslararası kuruluşları mücadelelerinde yanlarında göremediklerinden veya bugüne kadar uluslararası kuruluşların gözlemlere dayanarak yazdıkları raporlardan bir sonuç çıkmadığını gördükçe uluslararası kuruluşlara da tepkili olabiliyorlar. Basın zaten sıcağı sıcağına bütün haberleri aktarıyor. Yani asıl gözlemciliği basın yapıyor. 

Bir Türk ailesine misafir olduk. Yıllar önce Çapa’da okumuş göz doktoru (emekli) Filistinli bir amca ve Türkiye’den gelin olmuş bir teyze. Yıllar önce Filistin’e yerleşmişler. 1967’deki olayları ve sonrasında yaşanan diğer olaylara da şahit olmuşlar. Türk Pasaportları da var ama Filistin’de yaşadıkları için onlar da Kudüs’e İsrail’in yetkili makamlarından izin kâğıdı almadan gidemiyorlar. Çocukları burada büyümüş ve torunları var. Her olumsuzluğa rağmen hayat dolular. Elçiliğimiz de kendilerinden haberdar. Onlarla da görüşüyorlar. Amcanın daha önce Türkiye’de okuyan Türkçe bilenleri toplama, birlikte yemek yeme gibi girişimleri olmuş ama çok da başarılı olamamışlar. Dilimizi konuşan birilerini görmek bizim de hoşumuza gidiyor tabi.

Türkiye’de eğitim görmüş esnaf ile tanıştık başka bir gün. Üniversiteyi Kıbrıs’ta okumuş. Türkçem biraz Kıbrıs Türkçesi olabilir diyor. Battaniye satıyor. Son dönemlere kadar hep malını Uşak’tan alırmış. Ancak, Çin malları iyi olmamasına rağmen, gösterişli ve ucuza satıldığı için onlara yönelmişler. Ama yine de eskisi kadar olmasa da Uşak’tan mal getiriyorlar. (Hatta görüşmemizde Uşak’a gideceğinden bahsetmişti.)

Temizlik konusunda bilinç yok ve evlere ayakkabı ile giriliyor. Belki de İsrail askeri paldır küldür evlere girdiği için bu hassasiyetlerini bırakmış olabilirler. Fakat yine de evlere girdiğinizde sigara dumanı, sağa sola atılmış çamaşırlar, bulaşık kapları, ellerinde ekmekle dolaşan çocuklar, vb. bir dağınıklık hâkim. 

Bugün 21 Kasım 2012, Gazze’de çıkan çatışmaların arkasından bir ateşkes beklentisi vardı fakat olmadı. El-Halil’de de gösteriler devam etti. Biz de olaylardan uzak durmamız konusunda uyarıldık. Ve uzak bir evin teras katından gösterileri izlemeye başladık. Organize bir hareket tarzı yok Filistinlilerin. Çoluk çocuk 15-20 kişilik gruplarla İsrail askerine taş atıyor. İsrail askeri de göz yaşartıcı, ses ve koku bombaları ile karşılık veriyor. Filistinli çocuklar lastik yakıp yuvarlıyor. İsrail askeri de hemen aynı formatında cevap veriyor. Bazen de gerçek mermi kullanıyor. Atılan bombaların etkisi geçince çocuklar tekrar toparlanıyor. Tekrar taş, tekrar bomba, bu şekilde devam ediyor. Oyun oynanır gibi bir hal var. Yani sokakta ne ciddi bir direniş ne de bilinç. Çocuklar, kör bir kurşunla hayatlarından olacaklarının bilincinde de değiller. Yani elimiz kolumuz bağlı tepeden bu olayları seyrederken tekrar düşündüm. Bulunduğum TIPH misyonu ne işe yarıyor diye. Biz sözde İsrailli bir askeri, bir Filistinlinin çatısında gördüğümüzde, ya da bir Yahudi yerleşimciyi Filistinlinin bahçesinde gördüğümüzde fotoğraf çekip rapor ediyoruz. Ama zaten İsrail neye ihtiyaç duyuyorsa zaten yapıyor. Mesela bu olaylarda şehrin hâkim yerlerindeki binaların tepesine çıkmış oradan bombasını atıyor. Yani onu sınırlayacak bir şey yok. Bizim de sakin günlerde onların hareketliliğini gözlemleyip rapor etmenin bir yaptırımı da yok. Bilakis uluslararası gözlemcilerin nezaretinde faaliyetini yapmış oluyorlar. Bu bölgede sulh için daha net adımlar atılması ve İsrail’in belirlenen kurallara uyması gerekiyor.

Öte yandan İsrail askerinin kalabalığı dağıtmak için kullandığı sis, ses veya göz yaşartıcı bomba benzeri bir koku bombası var ki; etrafa yaydığı leş, atık kokusu adamı mahvediyor. Düştüğü yerde de etkisi günlerce sürüyor. İnsanı ortamdan uzaklaştıran kokusu ile insanları neredeyse bayıltan bu tür bir bombayı kendi toplumsal olaylarımızda kullanabilir miyiz diye düşünüyorum.  Ama kokusunu bir hafta sokaklardan kaybetmeyen bu leş kokusunun kendi insanımıza kullanılması insanlık dışı bir davranış olacaktır, çünkü bu koku hayatın normal akışını tümüyle etkiliyor. Kendi sıkıntılarımıza daha insani çözümler bulmak daha akıllıca olacaktır.  

Zeytin’in El-Halil’de ayrı bir yeri var. Zeytinyağı, normal tüketim, sabun yapımı gibi alanlarda önemli bir geçim kaynağı. Hatta hasat dönemlerinde Yahudi yerleşimciler Filistinlilerin zeytin bahçelerine girip ya zeytinleri toplamaya çalışıyor ya da ağaçlara zarar veriyor.

Üzüm de ayrı bir geçim kaynağı. Çok lezzetli üzümleri var. Taze ve kuru olarak tüketiyorlar ve pekmez yapımı da var.

Geçim kapısı olarak çok sayıda ayakkabıcı dükkânı var. Merdiven altı olarak adlandırdığımız yerlerde, zor şartlarda gerçek deriden ayakkabı üretiyorlar. 

Şal, eşarp vb. tekstil ürünlerinin dokunduğu dokuma fabrikası da geçim kaynaklarından. Ama 20 makine varsa 10’u arıza yapmış ve atıl vaziyette bekliyor.

Topraktan çanak, çömlek, süs eşyası yapımı ve seramik işleri de diğer geçim kaynaklarından.

Öte yandan plastik boru, dolap, mutfak eşyası, sandalye vb. üreten Royal Plastik ve mobilya üreten Herbawi Fabrikasının El-Halil şehrinde hatırı sayılır birer komplekse sahip olduklarını atlamamak gerekir.  

Ama en önemlisi taş ocakları. Bina yapımında kullanılan bu taşlar şehrin kalbi sanki. 

Zeytinden üzüme dokumadan işletmeciliğe kadar bu alanda daha modern teknoloji ve yöntemler buranın halkına kazandırılabilir mi, bu alanlardan diyalog yolu bulunabilir mi diye düşünüyorum.

 

Geçenlerde El-Halil şehrinin Vali Yardımcısını ziyaret ettik. Urfa’ya bir ziyaretleri de olmuş, heyet olarak. Belediye seviyesinde işbirliği de yapılmış. Karşılıklı görüşmelerde her şeyin iyi olduğunu, ama ne zamanki iş yazıya döküldüğünde sürecin çok da kolay işlemediğini ifade ettiler. Hz. İbrahim ile ortak değerde buluşan bu iki şehir arasında bütün kurumlar için bir diyalog koridoru oluşturulabilir mi diye düşünüyorum. Önemli olan buranın halkına inebilmek. Mesela Urfa’nın üniversite öğrencileri bu bölgenin tarihi, coğrafyası, ekonomisi, çocukların her gün X-RAY cihazlarından geçirilmeleri üzerine yüksel lisans, doktora çalışmaları yapabilirler. Öğretim görevlileri bir birine yaklaşabilir. Polisimizin TDP birimi tecrübelerini, uygulamalarını bu bölgeye kaydırabilir. Yeter ki bir hat çekilmiş olsun. Dokumada, zeytinde Bursa, üzümde İzmir, toprak işlerinde Nevşehir devreye girebilir vb.

Anadolu ajansından Taner Bey’i de Kudüs’te ziyaret ettik. Geleli 7-8 ay olmuş ve burayı çok beğenmiş ve ayrılmak da istemiyor. Dışişleri Bakanlığı’nın Yunus Emre Kültür Vakfı adına Tel-Aviv ve Kudüs’te iki ayrı bina kiralamış olduğunu ve aylardır boş olarak durduğunu öğreniyoruz. Sohbetin koyu olmasından olacak evin hanımının hazırladığı patlamış mısırı iştahla yerken dişimin bir parçası kırılmış ve yutmuşum. Ancak, tabağın dibini bulduğum anda fark ettim dişin bir parçasının gittiğini.  

Diş doktoru ararken, benimle birlikte çalışan arkadaş, Türkçe bilen bir doktor olduğunu söyledi çalıştığımız yere yakın bir yerde. Randevu aldık ve gittik. Çapa’da okumuş kendisi. 5 yıl da İstanbul’da çalışmış ve babasının isteğine uyarak Filistin’e dönmüş. Yetenekli bir arkadaş. Abisi Amerika’da bilgisayar mühendisi. Kardeşi Suriye’de diş teknisyenliği okumuş. Ablaları da öğretmen

Devriyeye çıktığımız bir gün Jabal Al-Juneidi  adlı bölgede dolaşıyoruz. Türkçesi Cüneydi Tepesi veya Dağı. Bölgede oturanlardan bir kişi ile karşılaşıyoruz. Filistinliler çok cana yakın insanlar. Hemen çay veya kahve içer misiniz diye soruyorlar. Tüm olumsuzluklara rağmen yüzleri gülüyor. Sohbet esnasında bu bölgede oturanların Cüneydi ailesine mensup olduklarını, Irak’tan Suriye, Filistin, Yemen ve Türkiye’ye dağıldıklarını öğreniyoruz. Aile aynı zamanda dini bütün bir aileymiş. İçlerinden âlimler çıkmış. Türkiye’dekiler İzmir ve civarında ikamet ediyorlarmış. Hatta konuştuğumuz kişi, üzerinde bulunduğumuz bir kısım toprağı gösteriyor ve büyük büyük dedem bu toprakları almış, savaş döneminde İzmir’e göçmüş diyor. Bulunduğumuz tepeden şehre baktığımızda Osmanlı zamanında yapılan ve medrese olarak kullanılan büyükçe bir yapının şu an İsrail askeri tarafından üs olarak kullanıldığını görüyoruz.

Bugün bir başka tecrübe yaşadım. Yahudilerin Shabat günü. Cuma günü akşam üzeri başlıyor ve cumartesi akşam üzeri bitiyor. Bu sürede sürekli ibadet ediyorlar. Hz. İbrahim Camii temel ibadet yerleri. Tabi onlar bu mekanı Cave of Macbela olarak isimlendiriyorlar. Zaten caminin bir yarısı Yahudilerin diğer bir yarısı Müslümanların ibadetine açık. Hiçbir ortamda bir araya getirilmeyen bu iki toplum doğal olarak ayrı kapılardan ibadet yerlerine ulaşıyorlar. İbadetlerinin sonunda da Filistinlilerin bölgesinde olan eski çarşıda İsrail askerinin korumasında yaya olarak tur atıyorlar. Bizim de görevimiz turu takip etmek. Yahudi yerleşimciler ortada, askerler çevresinde, bizim de içinde bulunduğumuz sivil örgütleri, gazeteciler de en arkada turu takip ediyoruz. Sivil toplum örgütlerinden birisi Hristiyan Barış Grubu (CPT). Temsilcilerinden birisi ile yaptığımız sohbette 1995’te El Halil şehrine geldiklerini öğreniyoruz. Adam zor yürüyor, yaşlı başlı insanlar, doktor, İngiltereli, Filistin’in köyünde oturuyorlar görev yaptıkları süreç içerisinde. Ama öte yandan Filistin’de problem devam ediyor. Neye çözüm olduklarını çok merak ediyorum.   Filistinlilerin endişeli bakışları arasında çarşıda ilerliyoruz. Askerler Filistinlileri gruba yaklaştırmıyor. İki toplum da birbirine korku, nefret ve endişe ile bakıyor. Askerler grubun güvenliği için Filistinlilerin evlerinin teraslarına çatısına çıkıyorlar. Bu şahsi mülkiyetlere girmek için izin filan almak yok. Her şey güvenlik riskine bağlanıyor ve bu gerekçe ile İsrail askerinin giremeyeceği yer yok. 

 

Diş tedavisi nedeni ile tanıştığımız doktor ziyaretimize geldi. Bulunduğumuz misyon dışında ne yapabiliriz diye tekrar sorduğumda eğitim ve sağlık alanında adım atılabilir, küçük de olsa bir poliklinik açılabilir diyor.

Filistinlilerin meşhur yemeği: Makluuba! 

 

Geçenlerde bulunduğumuz misyonun gerçekleştirdiği küçük çaplı projeler kapsamında Gençlik Gelişim Rehabilitasyon Merkezini ziyaret ettik. Bulunduğumuz misyon gençlere ve çocuklara yönelik eğitim amaçlı sinema projesi konusunda bu merkeze destek veriyor. Merkezin temsilcileri genç yöneticiler; dine göre, babalarına göre; sinemanın, kız erkek birlikte okumanın vb. haram, yasak olduğuna vurgu yaparak modern yaşayamamaktan geçmişlerini eleştiriyorlar. Ama bulundukları merkezi destekleyen Amarikan yardım kuruluşu, USAID. Bir sınıfın duvarına asılı bir tşörte de ‘İdol Amerika’ yazıyor! Kız erkek için ayrı ayrı 15’er kişilik yatılabilecek yerler de yapmışlar çevre yerleşim yerlerinden gelenler için. Bilgisayar, drama, dil, müzik vb. eğitim programları düzenliyorlar. Ziyaret ettiğimiz başka bir yerde de bulunduğumuz misyonun yaptırdığı bir güreş, jimnastik salonu ve havuzu görüyoruz. Güreş salonuna misyonun ilk kurulduğu dönemlerde şehit edilen Cengiz Tonguç Üsteğmenin isminin verildiğine şahit oluyoruz. 

Şunu da belirtmekte fayda var. Görevde kullandığımız araçlar Toyota. Kimi zaman gerek Yahudi yerleşimci çocukların nefretle attığı taşlara veya Filistinli çocukların eğlence amacıyla attıkları taşlara ya da çingene mahallesinde otoriteye karşı atılan taşlara maruz kalabiliyoruz. Bu taşlardan korunmak için camlarımız sert plastik. 


DEVAM EDECEK.......

 Kaynak: eremenekhaber.com

Bu haber 1727 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit
Kelimeler ve Şeyler12 Ocak 2018

ANKET

Ermenek ve Anamur İl Olursa, Kazancı Nereye Bağlansın



Tüm Anketler

© 1999 - 2018 Sitedeki isimler, içerik ve fotoğraflar izinsiz kullanılmaz. Haber ve Yorumlar sahiplerine ait olup, sitemiz sorumluluk kabul etmez.

RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi